ÖZGÜR-DER’den referandum açıklaması

Stklar
16 Nisan’da gerçekleştirilecek olan anayasa değişikliği referandumu Türkiye’de kutuplaşma olgusuna ışık tutmaktadır. Kapsamlı her siyasi değişiklik önerisinde ortaya çıktığı üzere, ‘Cumhurbaşkanlığı h...
EMOJİLE

16 Nisan’da gerçekleştirilecek olan anayasa değişikliği referandumu Türkiye’de kutuplaşma olgusuna ışık tutmaktadır. Kapsamlı her siyasi değişiklik önerisinde ortaya çıktığı üzere, ‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ adıyla tanımlanan yeni düzenlemeye ilişkin tutum alışlar da genel manada iki ana eksen etrafında kümeleniyor.

‘Evet cephesi’ sistem içinde değişim-reform hattını temsil etmekte ve geniş halk kitlelerinin aidiyetini belirleyen dindar eğilime ve bu eğilimin taleplerine ve hissiyatına yakın durmakta. Karşı hatta ise kendine çağdaş, ilerici vb. sıfatlar atfeden laik-Kemalist anlayış yer almakta.

Böylesi bir saflaşmada, pek çok noktada itirazlarımız olsa ve kimliksel düzeyde örtüşmesek de, bizler doğal olarak İslami kimliğimiz, değerlerimiz ve taleplerimize karşıt bir tutum takınmayan, bilakis bunlara yakın duran politik hattan yana tavır almak durumundayız. Ve her ne kadar son dönemde söylemini epeyce yumuşatmış, laik-Kemalist hassasiyetleri kışkırtma taktiklerini terk etmiş görünse de, varoluş mantığı itibariyle İslami kimlik ve talepleri gericilik olarak kodlayan, İmam Hatiplerle, başörtüsüyle, dindar nesil özlemiyle hep mesafeli, çoğu zaman da kavgalı bir yaklaşımın şu veya bu düzeyde elinin güçlenmesini ise asla arzu etmeyiz.

Ki o yaklaşımın son yıllarda iç politikada mecburen benimsemek zorunda kaldığı ‘yumuşak’ söyleme rağmen Ümmet coğrafyasındaki gelişmelere karşı takındığı tavır ortadadır. İçeride ardı ardına aldıkları siyasi yenilgilerle söylemlerine çeki düzen vermek zorunda kalanların uluslararası boyutta İslami hareketlere karşı takındıkları tavır özlerindeki nefret ve düşmanlığı yansıtmaktadır.

Ve netlikle ifade edelim ki, Sisi cuntasını haklı çıkartacak şekilde İhvan düşmanlığı yapanların, Suriye’de Beşşar zalimine övgüler düzmekten çekinmeyenlerin, Rojava güzellemeleriyle emperyalist işbirlikçiliği kutsayanların sevinçleri elbette bizim için hüzün demektir!

İslami kimlik ve perspektiften hareket eden bizler, tutumumuzu sistemin ne ölçüde geriletilebileceği ve toplumsal yapının İslami temelde dönüşümüne imkan sağlanıp sağlanamayacağı bazında değerlendirmek durumundayız. Ve buradan baktığımızda ‘Hayır cephesi’nin kazanmasının laik-Kemalist oligarşik zihniyeti tahkim edeceği ve bununsa aleyhimize sonuçlar doğuracağı açıktır.

Buna karşın, dindar kesimlerin genelinde var olduğu görülen ve bizim de paylaştığımız, referandumun kabul edilmesinin ve bir sonraki aşamada Tayyip Erdoğan’ın daha güçlü bir konuma erişmesinin Kemalist rejimin yapısında ciddi bir aşınma sürecine yol açması beklentisi makul bir beklentidir. Nitekim Erdoğan’ın bugüne kadarki icraatı bu beklentiyi doğrulayan bir performans sunmakta ve şahsına yönelik güven duygusu bu yönde bir iyimserliği beslemektedir. 

Şüphesiz mevcut yapının halk iradesine çeşitli engeller, sınırlamalar getirdiği; bürokratik mekanizmayı adeta dokunulmaz kıldığı; toplumun taleplerinin ancak belli kırılmalarla sisteme yansıtılmasına izin verdiği bir gerçektir. Bu itibarla tüm bu mekanizmanın sorgulanması ve değiştirilmesine yönelik adımların desteklenmesi maslahatımıza uygundur.

Bununla birlikte referanduma sunulan anayasa değişikliğinin gönül rahatlığıyla benimseyebileceğimiz bir düzenleme olmadığını da hatırlatmakta fayda görüyoruz. Nitekim sistemin yapısında önemli bir değişikliğe doğru gidilirken genel manada İslami camianın heyecan duymaktan çok, durgun bir halet-i ruhiye sergilemesinin sebepleri üzerinde mutlaka durulması gerekir.

Öncelikle kişi merkezli düzenleme görüntüsü sağlıklı sayılabilecek bir işleyişe işaret etmemektedir. Şahıs olarak Tayyip Erdoğan, biyografisi ve icraatıyla emniyet telkin etse de, kişi odaklı düzenleme olgusu tereddüt doğurmaktadır. Tek bir şahsın elinde çokça yetki ve gücün temerküzü, istişare ve paylaşım kültürünün yerini ‘Reis’ yüceltmesinin alması, tazimde sınırların aşılması gibi haller kaygıları derinleştirmektedir.

İkinci bir rahatsızlık ise otoriter ve eleştiri kabul etmez tavırların referandumun kabulüyle birlikte artmasından duyulan endişelerden kaynaklanmaktadır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hal kapsamında giderek belirginleşen otoriterleşme olgusunun kalıcılaşmasından korkulmaktadır.

Ve ilaveten bu süreçte öne çıkan, çıkartılan isimlerin niteliksizliği de ayrı bir endişe kaynağıdır. Ne yazık ki, Tayyip Erdoğan’ın etrafında çok görülen, öne çıkan, sözcülüğüne soyunan zevat adeta Erdoğan’a duyulan güveni azaltmak, sıfırlamakla vazifelendirilmiş bir topluluk görünümündedir.

Bu tartışmalardan, endişelerden ayrı olarak bizler açısından gündemdeki düzenlemenin asıl zaaflı boyutunu ise rejimle güçlü bir hesaplaşma çabasının eksikliği teşkil etmektedir. Mevcut haliyle anayasa değişikliği konusunu neredeyse yüzyıldır insanımızı ezen, biçimlendiren, başkalaştıran Kemalist tahakkümün, köklü ve nitelikli bir şekilde sorgulanması ve aşılmasına yönelik doğrudan bir fırsat değil, ancak dolaylı bir imkan olarak görmek mümkün olabilir.

Oysa yaşadığımız asıl sorun ve açmaz parlamenter ya da başkanlık sistemi tartışmasından öte, resmi ideolojik dayatmanın nasıl sonlandırılacağı noktasında düğümlenmektedir. Siyasi partiler yasasından eğitim müfredatına, resmi törenlerden sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerine dek her alana uzanan, her yere rengini veren, mührünü basan laik, Kemalist, Türkçü resmi ideolojinin zihinlerimizi ve pratiklerimizi şekillendirme kudreti ve imtiyazının hangi süreçte ve nasıl tasfiye edileceğine dair somut bir iradeye ihtiyaç duymaktayız.

Sonuç itibariyle, tüm yetersizliğine ve içerdiği birtakım zaaflara rağmen, anayasa değişikliğinin kabul edilmesinin Kemalist statükonun aşılması sürecine katkı sağlayacağını umuyoruz. Her zaman İslami kimlik ve taleplerin karşısında durmuş, sadece iç politika zemininde değil, dış politika zemininde de İslami hareketlere düşmanlık paydasında Ümmetin tescilli düşmanlarıyla işbirliği içinde bulunan bir zihniyetin güçlenmesine yol açacağı kesin olan ‘Hayır’ neticesinin çıkmasını ise asla arzu etmiyoruz. Bu tür bir neticenin çok uzun süreçlerde elde ettiğimiz kazanımlarımızın aşındırılmasına yönelik gayretleri besleyeceğini biliyoruz.

Bu tespitten hareketle referandumun reddine nazaran, halktan onay almasının Ümmetin maslahatına daha uygun olduğuna inanıyor ve bu yaklaşımla anayasa değişikliğini destekliyoruz. Bununla birlikte bu tavrımızı şartsız, itirazsız bir kabul olarak değil; bilakis endişeleri besleyen zaaflı uygulamalara dönük açık bir tavır geliştirme sorumluluğuyla birlikte gündemleştirmenin gerekliliğini vurguluyoruz.   Özgür-Der