Üç Cemil Meriç: Tecessüs, hakikat ve fikir adamı –

Yazarlar
Yusuf Kaplan’ın Yenişafak gazetesindeki yazısı… Sekülerleşen, sekülerleştikçe kendi kuyusunu kazan Türkiye’nin düşünce dünyasına, zihnine, zihin yapısına şuur katan; Türkçe’yi ...
EMOJİLE

Yusuf Kaplan’ın Yenişafak gazetesindeki yazısı…

Sekülerleşen, sekülerleştikçe kendi kuyusunu kazan Türkiye’nin düşünce dünyasına, zihnine, zihin yapısına şuur katan; Türkçe’yi şiirin, şiir dilinin kanatlarında yeni ufuklara taşıyan Türk entelijansiyasının âhir zaman şövalyesidir Cemil Meriç.

Fikir, sanat ve kültür hayatımızı donduran ve boğan asırlık kaskatı tabuları yıkan, bu ülke’nin entelektüel hayatını çarmıha geren zihnî prangaları kıran, yel değirmenlerine karşı savaşan yalnız ama yılmaz bir savaşçı.

Mahşerin dört nala koşan, yalnız ve yılmaz atlısı.
***
Düşünce dünyamızın mimarlarından Cemil Meriç 100 yaşında. Çeşitli etkinliklerle Cemil Meriç anlaşılmaya ve hatırlanmaya çalışılıyor. Önceki hafta Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde güzel bir sempozyum düzenlendi. Dün de Pendik’te, Mehmet Âkif Kültür Merkezi’nde, Aden Sanat’tan Zühal Öztürk’ün gayretleriyle bir Cemil Meriç sempozyumu düzenlendi. Bu sempozyumda yaptığım konuşmada söylediklerimi -özet hâlinde de olsa- sizlerle paylaşacağım bugünkü yazımda.

DÜŞÜNCE SESSİZLİKTE, YALNIZ ADAMLARIN KANATLARINDA YÜKSELİR…

Cemil Meriç, yaşadığı zaman diliminde anlaşılamadı; taşlandı.

O yüzden yalnızlığa sığındı: Yalnızlığın ümmîleştirici, yani hem arındırıcı ve kurtarıcı hem de diri kılıcı ve diriltici kucağına…

Şimdi anlaşıldı mı Cemil Meriç peki?

Siz, bu soru üzerinde düşünedurun; bendeniz, başka bir yerden, sarsıcı bir tespitle devam edeyim Cemil Meriç’i anlama çabamıza.

Tarih, yalnız adamların kanatlarında yükselir. Yalnız adamlar, zor zamanlarda ateşten gömlek giyerler ve tarihin akışını değiştirirler.

Bu tespiti, Cemil Meriç üzerinden biraz açalım…

Çığır açan adamlar, yaşadıkları çağda, zaman diliminde anlaşılamazlar. 

Bu dünyada yaşamalarına rağmen bu dünyayı yaşamadıkları, içinde yaşadıkları çağı aşan, çağrıları başka çağlara ve çağrılara ulaşan, insanlığa taze bir soluk üfleyecek ölçüde çağ açacak bir yerde durdukları için çağdaşları / zamandaşları tarafından anlaşılamazlar.

Yalnızlık kaderleridir.

Yalnızlık Allah’ın bir lûtfudur çığır açan hakikat adamlarına, aslında.

Yalnızlık, ümmîleşme yani çağın ağlarından, bağlarından, bağlamlarından, kavramlarından ve dünyasından arınma çabasını hızlandırır; hakikat adamlarını başka çağlara, başka çağrılara ulaştırır; çağrı’sı çağını kuracak diri ve diriltici bir yolculuğa çıkarır…

Gürültü, hakikatin üstünü örter, giderek hakikati boğar ve düşünceyi öldürür.

Düşünce, kalbe düşünce meyve verir çünkü. Düşünce sessizlikte yeşerir, sessizlikte çiçeklenir.

O yüzden fikir adamları, yalnızlığı yani kalbin yurdu sessizliği, ümmîleşme yolculuğunu yolları bilirler…

İKİ ASIRDIR, KAYGAN ZEMİNLERDE PATİNAJ YAPIYORUZ…

Türkiye, iki asırdır görünüşte “yeni” bir dünyanın eşiğine sürükleniyor; ama sürükleniyor sadece.

Sürükleniyor diyorum; çünkü “yeni”nin ne olduğunu kavrayabilecek durumda değiliz. 

Neden peki?

Bu soru, önemli. Bu sorunun izini sürebilmeliyiz.

Bu sorunun izini sürenlerden biri Bergson.

Yeni’yi, ancak eski’nin yerini aldığı ölçüde kavrayabiliriz“, der parlak düşünürlerden Bergson.

Peki, bu cümleyi kavrayabilecek durumda mıyız acaba?

Hayır.

Hayır; çünkü “yeni” yenilir-yutulur; eski de öyle kolayca unutulur bir şey olmamasına rağmen, yeni’yi yuttuk; yani Avrupa’yı, Batı’yı.

Eski’yi yani kendimizi ise kolayca unuttuk!

Ve geldiğimiz noktada, entelektüel melekeleri tarumâr olmuş, hayat damarları kurumuş, Batı kültürünün posası çıkmış ürünlerini körkütük, tepe tepe tüketmekten ve esen rüzgârların önünde sürüklenmekten başka bir şey yapamayan zavallı bir entelijansiyası var bu ülkenin.

Celladına âşık bir garpzede. Tasmalı çekirge.

O yüzden kaygan zeminlerde patinaj yapıyoruz iki asırdır. 

Batı’yı da, kendimizi yani İslâm’ı da hakkıyla tanıyabilecek zihin’den de, zemin’den de, zaman’dan da mahrum olduğumuz için.

ÇAĞ KÖRLEŞMESİ: BÜTÜN İNSANLIĞIN BATI’YA MAHKÛMİYETİ, KENDİ’NDEN MAHRÛMİYETİ

Dahası, bütün insanlık olarak da insanlığı dekadansın, hatta dekadansla dansın eşiğine sürükleyen, yersiz-yurtsuzluğa mahkûm eden ürpertici ama ayartıcı, ayartıcı olduğu için de ürperticiliğini, yıkıcılığını farkedemediğimiz bir çağ körleşmesi yaşıyoruz.

Çağ körleşmesi ne peki?

Bütün insanlığın Batı’ya mahkûmiyeti, bütün insanlığın kendinden, kendi dünyasından mahrûmiyeti.

O yüzden ne kendimizi tanıyabilecek durumdayız; ne de Batı’yı, Batı’nın eseri olan, bizi, bütün insanlığı Batı’nın esiri kılan, içinde sadece oraya-buraya sürüklendiğimiz çağı.

ÜÇ CEMİL MERİÇ: TECESSÜS ADAMI, HAKİKAT ADAMI VE FİKİR ADAMI

İşte Cemil Meriç hem çağı hem de kendimizi tanıma konusunda zihin ve ufuk açıcı bir düşünme çabası ortaya koyan düşünce semamızın nadide yıldızlarından biri.

Üç Cemil Meriç var, düşünce semamızı açan, zenginleştiren:

Birinci Cemil Meriç, yılmak ve yorulmak nedir demeden bütün kıtalarda, bütün dünyalarda, dünyanın bütün düşünce, sanat ve ahlâk ufuklarında yorucu ama doyurucu, kanatlandırıcı ve bir o kadar da umutlandırıcı, ufuk ve zihin açıcı bir keşif yolculuğuna çıkan benzersiz bir tecessüs adamı.

İkinci Cemil Meriç, sığlığın geçer akçe olduğu bir ülkede, sığlığa prim vermeyen bir hazine avcısı. Keşfedilmemiş kıtalarda onca fırtınaya, dondurucu kara, kışa rağmen yolculuk yapan, tecessüsü sınır tanımayan, hakikatin izini sürmek için onca çileye, ıstıraba katlanmaktan kaçınmayan eşsiz bir hakikat adamı.

Üçüncü Cemil Meriç…

yazının devamını okumak için…