Ahenk Dergisi’nin Nisan sayısı çıktı

Dijital dergiciliği kararlı bir ciddiyetle sürdüren Ahenk Dergisi’nin Nisan sayısı çıktı. Dergiyi biz tanıtıp, anlatmak yerine; Ahenk’in “editör” imzasıyla yayımladığı “ Sığ ve Basit” başlıklı yazıyı paylaşıyoruz.

Sığ ve Basit

Birinci Dünya Savaşı resmen 11 Kasım 1918 de sona ermişti. Bundan yaklaşık yüz yıl önce. Dört yıl boyunca süren ve neredeyse bütün dünya devletlerinin birbirleriyle savaşa tutuştuğu Harbi Umumi, sona erdiğinde geride dokuz milyon ölü, yirmi bir milyon yaralı, sekiz milyon civarında kayıp bırakmıştı. En az bunlar kadar çarpıcı bir başka gerçek vardı: dört büyük imparatorluk tarihe karışmıştı. Çarlık Rusya’sı 1917’deki Bolşevik ihtilali ile Almanya ve Avusturya Macaristan İmparatorlukları savaşın yenilgisi ile yıkılmıştı. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesinden çekilişi ise diğerlerinden çok farklıydı. Kaybettiği sadece toprak, devlet ve insan değildi. Osmanlılar bin yıllık devlet gelenekleri ile altı yüz yılda kurdukları medeniyetlerini kaybettiler. Çarlık Rusya’sının yerine kurulan devlet; ideolojisinin keskinliğine rağmen Rus Medeniyetinin her bir zerresine sahip çıkmıştı. Almanya, Avusturya Macaristan savaşın yenilgisinin utancını geçmiş medeniyetlerinin övüncüyle örtmeye çalışmıştı. Ama Osmanlıda durum böyle değildi. Geçmişe dair bütün izlerin silinmesine, çeşme kitabelerini hatta mezar taşlarını sökmeye varan bir cinnet hâli ile gayret edildi.

Medeniyetin yok oluşunun insan hikâyelerine yansıyan kısmı çok acıklıdır.

Bu hikâyelerin en dokunaklılarını Osmanlının son dönemi ile yeni Türkiye Cumhuriyetin ilk dönemini birlikte yaşayanlar yazmıştır. Kimisi eskinin şen şakrak –hatta bazen müptezel- eğlencelerini, keyfi, zevki, neşeyi sunar geçmiş medeniyetin izi diye. Ramazan çadırlarında icra edilen fesli kırmızı şalvarlı bıyıklı adamların macun ve şerbet satmasındaki düzeysizliğin kaynağı da bu duygudur. Kimi karşı çıkmanın; ne, nice ve kim olursa olsun karşı çıkmanın histerisi ile karşı çıktığıyla benzeştiğinin farkına varmaksızın ortaya koyduğu putlaştırma sapkınlığıyla anar geçmiş medeniyeti. Kimi basmakalıp bir cümleyle, kimi kimsenin bilgisi olmamasından yararlanma kurnazlığıyla ahkâm kesen bilgiçlik taslayan tavırlarla bahseder geçmiş medeniyetten.

Bütün bu olumsuzluklarla anılmasına rağmen o medeniyet gerçektir.

İlkbahara benzeyen kasırlardan, leylekler için yapılmış hastanelere, yazı’nın evrim geçirip sürrealist bir tabloya dönüştüğü hattan, tezhibe, ebruya, minkâriye, paha biçilemeyecek kitapların zarif ciltlerinden, yüksekliği, çapı, fil ayağı, nakşı, çinisiyle sonsuzluk duygusu veren kubbelere. Su seslerine, ney ve kudüm nağmelerine, tamburun tınısına, udun inleyişine kadar her şey o medeniyetin yüksek değerini fısıldar.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Boğaziçi Mektuplarını” okuduysanız Türkçenin adeta bir imbikten damıtılıp insan zihnine akışına tanık olabilirsiniz. Yahya Kemal’in şuh şiirleri, Refik Halit’in tahkiyede tırmandığı zirve, hatta aruzu yıkan adam Orhan Veli’nin bile “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” dizesinde anlamı aruzun kalıbına sıkıştırması, hep o eski o büyük medeniyetin kalıntısıdır. Bütün bunlar, o medeniyetin kalın surlar çekilerek diğer tarafta bırakılmasına rağmen taşların arasından kendine yol bulup sızmasıdır.

Refi Cevat Ulunay’ın “Enkaz Arasında” isimli kitabı kısmen bu çöküşün tasviridir. Bu kitapta Hanedana mensup bir gencin yurt dışına sürgün edilmesi, Paris’te yalnız başına ve son derecede zor şartlarda yaşamaya mahkûm edilmesi anlatılır. Genç yapayalnızdır, parasızdır, gurbetin hüznüyle savaşmaktadır. Bir gün bir Fransız güzel kızla yolları kesişir. Kıza âşık olur. Kur yapar. Yaklaşır. Nihayet bütün imkânlarını seferber ederek kızı yemeğe götürür. Heyecanlıdır. Mutludur. Kız yemek olarak ciğer ister. Masaya gelen ciğeri yemeye başlar.

İşler hiç de umduğu gibi gelişmez. Bütün güzelliğine rağmen kızın gerek yemek seçişindeki gerekse yemek yiyişinde ki basitlik gencin bütün dünyasını başına yıkar. Kabadır. Hatta iğrençtir. Alıştığı, bildiği, hissettiği, umduğu nezaketten, nezahetten, incelikten, zariflikten, nazeninlikten hiçbir eser yoktur. Bihaberdir. Ağzını şapırdatmakta, günlerden beri açmış gibi hırsla yemektedir.

Sürgündeki hanedana mensup zavallı gencin hayatla kurmaya çalıştığı tek bağ böylece yıkılır. Kendi yalnızlığına, çaresizliğine, kimsesizliğine dönmek zorundadır.

Basitlik ve sığlık aşkı da güzelliği de yıkmış yok etmiştir.

Medeniyetler uzun çabalarla kurulur. Savaş gibi son derecede doğal sebeplerle kolayca yıkılır gider. Ardında tortu gibi basitlik ve sığlığı bırakır. Bu tortu hayatı yaşamaya değer kılan ne varsa hepsini, hatta aşkı bile çürütür.

Ahenk dergisinin 43. Sayısı ile huzurlarınızdayız. Kalın surların ötesine bir kanal açma iyi niyeti, çabası ve gayreti ile. Sağlık ve esenlik dileklerimizle –Editör

Ahenk’in 43. Sayısında yer alan yazılar:

Gülşen ,şiir- Artunç İskender

Can Ateşinde Yanıp Tutuşmuş Olanlar-M. Sait Karaçorlu

Medeniyetin Terekesi – II-M. Cahid Hocaoğlu

Yahya’ya Gazel- B. Nuri Demircan

Emanetler ve İhanetler – II- Bahri Akçoral

Canım Polemik Yazısı Yazmak İstiyor -Atilla Gagavuz

Seçmek Ve Seçilmek-Erdoğan Mura

Hüzün Kalır- Meriç Çetin

Müsrif Derviş- Laedri

Hayata Tutunmak- Coşkun Yüksel

Hollanda Gezisi (2)- Hayri Bostan

Yalnızlık Yetiştiricisi-şiir- Hayrettin Geçkin

Yaprak Düşmanları-Nihat Şahin

Başı boş bir yoklukta-şiir-İlkesu Elmastaş

Esrar Dede, Gazel-ŞiirDefteri

Âsâr-ı Edebiyede Güzellik-Nesir Defteri

Aşk Yaşamdan Önce Gelir-Mehmet Harputlu

“İt gibi mi, karınca gibi mi çalışmalı?”-Çetin Alkan