Yetişkin Sağlığı

Kürtaj bir aile planlaması yöntemi değildir

Gizem Gül’ün röportajı Başbakan Erdoğan’ın ‘kürtaj cinayettir’ sözü ve sezaryen karşıtı açıklamalarından sonra kürtaj ve sezaryen tartışmaları aldı başını yürüdü. Biz de kürtaj ve sezaryeni, anne ve bebek sağlığı üzerinden..

Kürtaj bir aile planlaması yöntemi değildir

Gizem Gül’ün röportajı

Başbakan Erdoğan’ın ‘kürtaj cinayettir’ sözü ve sezaryen karşıtı açıklamalarından sonra kürtaj ve sezaryen tartışmaları aldı başını yürüdü. Biz de kürtaj ve sezaryeni, anne ve bebek sağlığı üzerinden değerlendirelim istedik. Fatih Medical Park Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Şule Selman sorularımızı yanıtladı.

Başbakan’ın sezaryen ile söyledikleri yanında bir ‘kürtaj cinayettir’ sözü son günlerce yoğun bir şekilde konuşuluyor.  Siz bir kadın ve doktor olarak kürtaj konusunda ne söylersiniz?

Biz konuya ancak bir sağlıkçı, bir tıp mensubu olarak yaklaşabiliriz. Siyasi olarak yaklaşma gibi bir üslubumuz olamaz. Öncelikle kürtaj ‘ne demektir’ buradan başlayalım. Kelime anlamı ‘kazımak’ fakat tıbbi ve genelde halk arasında kullanılan anlamıyla ise; döllenmeden sonra oluşan ve rahime yerleşen insan yavrusunun ilaçlar kullanılarak düşürülmesi veya cerrahi müdahaleyle rahimden alınmasıdır. Bir kere bu tanımı çok iyi bilmemiz gerekiyor. Kürtaj sırasında alınan ya da düşürülen canlının da yaşamının ve fizyolojik fonksiyonlarının başladığını bilmek gerekiyor. Burada temel soru şu: ‘Hayat ne zaman başlar?’ Bunda bir fikir birliği yok. Ama fizyolojik olarak görüyoruz ki hayat döllenmeyle başlıyor. Tüplerde erkek eşey hücresi kadın eşey hücresiyle birleştiği zaman döllenmeyle yaşam başlıyor. İlk döllenmede çocuk yarısını anneden ve yarısını babadan olarak tam kromozom sayısı oluşuyor. Bu oluşma sırasında gelişecek insan yavrusunun kaşı, gözü, kaşının şekli, gözünün rengi, ayakkabı numarasına kadar tüm beden özellikleri hepsi belirleniyor. Esasında bundan sonra kalan dönem büyüme ve gelişme.

21. günde bebeğin kalp atışları başlıyor

Burada embriyolojik terimlere bakarsak olayı daha iyi anlayacağız. Zigot, ilk döllenen yavru, birleşmek demek. Ondan sonra da embriyo halini alıyor, embriyo da içeride büyüyen demek. Esasında canlı oluşmuş ve iş sadece büyümeye kalmış. Embriyonal hayat 8 haftaya kadar devam ediyor. Daha sonra insan yavrusu fetus adını alıyor. Bu da doğmamış bebek demek. Yani içeride büyüyen, canlı bir insan yavrusundan bahsediyoruz. Türkiye’de kürtaj yapılma evresi 10.haftaya kadar yasal. Yasal olmadan 1983’ten önce bu kürtajlar sağlıklı olmayan koşullarda yapılıyordu. Bunu önlemek amacıyla yapılan bir yasal düzenleme yapıldı ama gerçekten yapılma sınırına çok dikkat etmek lazım. Çünkü embriyonal gelişimin ilk 8 haftasında çocuğun en önemli organlarının yüzde 90’ı tamamlanıyor. Daha sonra 8. haftadan sonra fetal döneme geçildiğinde ise, iş sadece büyüme, gelişme ve olgunlaşmaya kalıyor. Yani dışarıda hayatını sürdürecek, yaşayabilirlik kabiliyetini kazanacak bir insanın tüm hazırlıkları anne karnında yapılıyor. Bu hazırlıklar yapılırken bazı önemli zaman dilimleri var ki bunların en önemlileri ilk 8 haftada gerçekleşiyor. Mesela döllenmeden sonra 21. günde kalp atışları başlıyor. Bu dönemde milimetrik boyutlarda, 1 cm’den çok çok küçük. 6 hafta 2 günlükken en erken beyin EEG dalgaları kaydedilebilir hale geliyor. Yine 1 cm’den küçük bir varlıktan söz ediyoruz. İnsanlar o bebeği aldırırken bunları bilirlerse bence daha doğru kararlar verecekler. Bu bilgi halkımıza mutlaka verilmeli, özellikle bebeğini aldırmak isteyenlere verilmeli. Daha sonra 7. haftada bir erişkin paterninde kalpten EKG dalgaları alınabiliyor. Bir erişkinden alınan EKG kaydı ile 7. haftalık bir bebeğin kalbinden alınan EKG kayıtları aynı. 11.haftada parmak izi alınabiliyor, 12 haftada ise cinsiyeti dışarıdan bakıldığında tanınabiliyor.

Kürtaj konusunda karar verirken 3 kişinin hakkını gözetmek gerekiyor

İçeride bir insan yavrusunun olduğunu, onun da kendisinin müstakil bir hayata başladığını, yaşadığını gördüğümüz için onun da bir yaşama hakkının olduğunu tabi ki anlamış oluyoruz. Kürtajı savunan arkadaşlar, bu hakkın kadın bedenine ait olduğunu, kadın sorunu olduğunu, bu durumda kadının zor durumda kalacağını söylüyorlar. Ama esasında kürtaj konusunda eğer hak konuşulacak olursa kadının bedeninde oluşuyor olmasından dolayı bu kararın sadece kadına ait olması ya da sadece kadın hakkı olması insana biraz düşündürücü geliyor. Çünkü bir kere çocuğa geçen genetik bilginin yarısı anneden diğer yarısı da babadan geliyor. Yarım gelen her iki genetik bilgi bir araya geldiğinde tam bir insan oluyor. O da bebeğimiz, insan yavrusu. O zaman bu çocuğun da hakkı doğuyor. Ortada tek bir kişinin hakkı yok, 3 kişinin hakkı var. Kürtaj konusunda karar verirken bu 3 hakkı gözetmek gerekir: Annenin hakkı, babanın hakkı ve yavrunun hakkı. Yavrunun hakkını görmezden gelmek insafsızlık olur. Zaten olabildiği kadar kürtaj söz konusu olduğunda her türlü inanç kesiminden dini, etik, ahlaki kuralları esas alsın ya da almasın herkes bu konuda bir sınırlama konusunda mutabık. Bu da kürtaj konusunda beyinleri ve vicdanları rahatsız eden bir durum olduğunu fark ettiriyor. Bu neden kaynaklanıyor çünkü ortada bir canlı var. Bu canlının hayatı sonlandırılması gündeme geldiğinde gerçekten çok hassas bir değerlendirme yapılması gerekiyor.

Kürtaj bir aile planlaması olarak kullanılıyor

Kürtaj tartışmaları yaşanırken, hükümet de kürtajla ilgili olarak süre konusunda bir çalışma yapıyor. Gebeliğin sonlandırılması için tıbben en uygun süre hangisidir? Ayrıca sizce ülkemizde kürtaj bir aile planlaması yöntemi olarak mı kullanılıyor?

Evet kürtaj bir aile planlaması yöntemi olarak kullanılıyor. Bizim bu konuda yaptığımız bir çalışma var. Bu çalışmada kadınlara kürtaj sayısı soruldu ve 27 kez kürtaj olan bir hanıma rastlandı. Buradan yola çıkarak, kürtajın ülkemizde bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Modern tıp dahil olmak üzere hiçbir yerde, hiçbir bilimsel ortamda kürtaj doğum kontrol yöntemi olarak kabul edilmez. Ancak halka etkin doğum kontrol yöntemleri kullanmaları konusunda geniş bir bilgi verilmesi lazım. Kürtaj konusunda bilgi eksikliği olduğu kadar doğum kontrol yöntemleri kullanımı konusunda da bilgi eksikliği var. Bir de sorumluluk almada bir dengesizlik var. Genelde korunma yöntemlerinin ağırlığı kadına bırakılıyor. Erkekler bu noktada sorumluluk almaktan kaçınıyor. Bu da kadınlardaki kürtaj oranlarını arttırıyor.

Kürtaj konusunda sadece tıp göz önünde bulundurulmamalı

Gebeliğin sonlandırılmasında süre konusunda sadece tıbbın söyleyecek sözü olmaması lazım. Kürtaj tıbbı ilgilendiriyor ancak bunun aynı zamanda sosyolojik yönü var, toplumsal yönü var, etik, ahlaki ve dini inançlar yönünden önemi var, hukuk açısından önemi var. Bu yüzden bu konuyla ilgili tüm uzmanlar toplanacak, bir etik ve bilimsel kurul oluşturulacak, burada yapılacak istişare ve çalıştaylar sonucunda çıkan bir sınır olması lazım ki bunu halkımız bir doğum kontrol yöntemi olarak görmesin. Zaten en büyük sıkıntı bu.

Kadınlardan ziyade erkekler de kürtajı istiyor

Dünya Sağlık Örgütü, yasağın uygulandığı ülkelerde kürtajın ortadan kalkmadığını, ancak uygun olmayan koşullarda, işinin ehli olmayan kişilerce gerçekleştirildiğine dikkat çekiyor. Buna göre dünya çapında her yıl 68 bin kadın sağlıksız kürtaj nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu yüzden kürtajı yasaklamak bir çözüm olabilir mi? Ya da kürtaja neden olan koşulların değiştirilmesi daha net bir çözüm getirmez mi?

Doğum kontrol yöntemlerinin etkin ve yaygın kullanımı, kişiye uygun olarak seçilmesinde sağlık personelinin yardımcı olması çok çok önemli. Bir de kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olmadığı bilincinin oluşturulması gerekli. Kürtajın anneye hem kısa dönemde zararları vardır hem de uzun dönemde psikolojik sorunlara yol açar, aile bütünlüğüne zarar verir gibi birçok zararları da vardır. Hem kürtaj sırasında olan olaylar hem de bunun zararları ile ilgili bir bilinçlenme sağlanırsa ben zaten kürtaj oranlarının düşeceğine inanıyorum. Çünkü biz bunu bizzat pratik hayatımızda yaşıyoruz. Mesela gebelerimiz geliyor, kürtaj olmak istediklerini söylüyorlar. Ayrıca benim gözlemime göre kadınlardan ziyade erkeklerin de bu konuda isteği var. Babalar daha çok sorumluluktan kaçmak için kürtajı istiyorlar. Biz annelere bebeğin kalp atışlarını gösterdiğimiz an, ‘bu benim bebeğim mi, o canlı mı’ direkt bu sözleri sarfedip, onun canlı olduğuna kanaat getirdikleri vakit bebekten ayrılmak istemiyorlar. Çünkü anneyle bebek arasında bir bütünleşme söz konusudur. Bebek annenin bir parçasıdır ve o parça zamanından önce ayrıldığında gerek vücutta gerekse psikolojik yapıda ciddi hasarlar oluşur. Bu açıdan da bunun acısını anne çekeceği için kadının desteklenmesi çok çok önemli. Babanın da anneye destek olması çok önemli ve tabi ailenin de.

Sezaryen hayat kurtarıcı bir yöntem

Sezaryen doğum ve normal doğum arasındaki farklar nelerdir? Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?

Kadının vücudunun anatomik yapısını incelediğimiz zaman ve gebelikte son döneme girilip ağrılar başladığı zaman da görüyoruz, doğal olan normal doğum dediğimiz vajinal yoldan olan doğumdur. Kadının vücudunda hem yumuşak dokudan oluşan hem de kemik yapıdan oluşan bir doğal doğum kanalı var. Fakat doğal doğum her zaman gerçekleşemeyebiliyor. Belirli bir süre alıyor, uzun sürebiliyor. Doğum kanalıyla çocuğun başı ya da kilosu uyumsuz olabiliyor. Çocuğun doğum kanalına girememesi ya da doğum kanalından çıkmasının imkansız olduğu durumlarda mecburen sezaryenle doğurtmak zorunda kalıyoruz. O yüzden sezaryen esasında normal doğum bir hayat kurtarıcı bir yöntemdir. Doğum ortalama 8-12 saatlik bir süre aldığı için bebeğin hemen doğması gereken acil durumlarda da anne ya da bebeğin hayatında bir ciddi bir risk oluştuysa anne ya da bebeği kurtarmak amacıyla sezaryen uygulanır.

Sezaryen oranının atmasının nedenleri

Sezaryen önceleri riskli durumlarda uygulanıyordu fakat yıllar geçtikçe Türkiye’de ve dünyada sezaryen oranları arttı. Yani bu sorun sadece Türkiye’nin sorunu değil, dünyada da sezaryen oranları arttı. Dünya Sağlık Örgütü kabul edilebilir sezaryen oranını yüzde 15 civarında tutuyor. Avrupa ülkelerinde bu oran hemen hemen tutturulabiliyor, yüzde 25-28’lerde fakat Türkiye’de sağlıklı istatistikler yok. Ama şu anda yüzde 40-50’lerde olarak kabul ediliyor. Ama bazı özel hastanelerde daha yüksek, Avrupa’daki özel hastanelerde de bu oran daha yüksek. Sezaryen oranlarının artmasının nedenleri,

• Artık anestezi imkanları çok ilerledi. Eskiden sezaryene hazırlık yapabilmek daha zordu ama günümüzde teknik çok ilerledi. Modern tekniklerle sezaryen daha kolay yapılabilir hale geldi.

• Antenatal, gebelik öncesi tarama testleriyle bebeğin hayatının riske girdiği durumları saptayabilme imkanlarımız çok arttı. Bu durumlarda anne bebek ölümlerinin azaltılması için sezaryen bir kurtarıcı yol olarak görüldü. Ama burada yine bir hayat kurtarma var.

• Ailelerde, kadınlarda doğum ağrılarına ve acıya karşı hep bir negatif algı yerleşti. Doğumu beyin yönetir. Doğum ağrısını aşırı abartılı olarak beyinde negatif kodlarsanız, beyin doğumu fizyolojik şartlarda yönetemez. Ağrının kötü ve dayanılmaz olarak kodlanmasında toplumsal faktörlerin de çok önemi var. ‘Kızım ağrı çekmesin, hanımım ağrı çekmesin, işte ben çok kötü doğurdum kızım ağrı çekmesin, sen bu kadar az bir acıya dayanamıyorsun demek ki hiç doğum ağrısına dayanamayacaksın’ gibi sözlerle genç hanımlarımızın beyinleri yanlış kodlanıyor. Sonuç çok kötü önyargılarla önümüze geliyorlar. ‘Ağrı çektirip çektirip son anda almayın eğer sezaryen olacaksa baştan alın’ veya direkt ‘ben doğum ağrısını kesinlikle çekmek istemiyorum, beni sezaryen olmak istiyorum’ gibi zaten hastalarımız da bu istekle geliyor. Bebeğin dış ortama çıkmasına yardımcı olmak için rahim kaslarının kasılması doğum için gereken kuvveti oluşturur, bebeği itmesi için gereklidir. Bu esnada anne bir miktar ağrı duyar ama eğer beynimizi bu konuda olumlu kodlarsak beyin doğumu çok rahat yönetebilir ve doğum korkulu olmaktan çıkar. Kasılmaları ağrı olarak değil de bir yardımcı kuvvet olarak düşünürsek beyin doğumda daha rahat çalışır.

• Diğer bir faktör de doktorlara açılan yüksek meblağlı tazminat davaları. Doğumda çıkan istenmeyen yan etkilerden dolayı doktor suçlamaları eskiye göre toplumda artıyor. Doktorların büyük rakamlı tazminat davaları açılması en çok doğumlarda görülüyor. 400-500 milyarlık davalar var. Burada da yasal düzenlemeler getirilmesi gerekiyor. Doktorların üzerindeki bu baskılar doğum sırasında sıfır sorun sıfır yan etki istenmesi -ki bu dünyanın hiçbir yerinde mümkün değildir- sezaryen sayılarının artmasına neden oluyor.

• Ve bir de sağlık sisteminde eksiklikler var. Sağlık sistemindeki birçok eksiklikten dolayı en büyük yük doktorun üzerine kalıyor. Mesela ebe eksiğimiz var. İngiltere’de ebe sayısının dörtte biri var bizde halbuki İngiltere’deki doğurganlığın çok çok üstündeyiz. Ebe sayımız daha fazla olsa, doğumlar daha uzun süre takip edilebilir ve normal doğum sayısı artabilir. Ancak Türkiye’de hastalarımız ebelerin takibini kabul etmiyorlar. Ama bu anlayışın değişmesi lazım. Ebeler de bu konuda eğitim görmüşlerdir, doğum yaptırabilirler ve doğum doktoruna yardımcıdırlar. Mutlaka bu konuda ebelerin etkinliğinin arttırılması lazım. Bu sistemdeki eksikliklerden sadece bir örnek. Sağlık sisteminde normal doğumu kolaylaştırıcı değişikler hızla gerçekleştirilmeli.

Hastalarımız bir iki saat içerisinde doğurmak istiyorlar. Halbuki Avrupa’da doğum için insanlar 3-4 gün yatırılıyor. Eğer biz burada normal doğum için bekleme süresinde 12 saati aştıysak bu bir doktor hatası olarak görülüyor. Arkadaşlarımıza "beceremiyorsan başka doktor çağıralım" dendiğini duyuyoruz ki bu ve buna benzer bir çok yaralayıcı işimize karışmalar, biz doğum hekimlerinin çalışma azmini cidden bozuyor.

Hekimlerin sezaryenden astronomik rakamlar elde ettiği hayal ürünü

Sezaryen doğumla ilgili olarak özel hastanelerin maddi çıkarlar nedeniyle anne adaylarını sezaryen doğuma yönlendirdiği gibi bir algı var. Peki sizce anneler mi sezaryeni istiyor, yoksa doktorlar mı sezaryene yönlendiriyor? Siz bu konuda neler söylersiniz?

Ben bunun çok çok küçük bir faktör olduğunu düşünüyorum. Bazı arkadaşlarımız sezaryeni doğum kontrol yöntemi olarak görüyorlar. Normal doğumdansa sezaryeni bir hekim yaklaşımı olarak görüyorlar. Biz bunu bilimsel ortamlarda da tartışıyoruz. Sezaryen onlar için alternatif bir doğum yöntemi. Bir kere bunu ayırmak lazım. Burada bir samimi yaklaşım var çünkü. Pelvik tabanın zarar görebileceğini düşünüyorlar ki biz öyle düşünmüyoruz normal doğumcular olarak. Maddi çıkarlar nedeniyle sezaryene yönlendiren grup bu saydığım yüzdelerin içerisinde az bir yüzdeyi oluşturuyor. Bu da Sağlık Bakanlığı’nın denetimiyle ortadan kaldırılabilir. Rakamlarda, doktor hak edişlerinde bu durum o kadar belirgin değil. Doktor hak edişlerinde normal doğum ve sezaryen dengelendi. Doktorlar zannedildiği gibi çok yüksek rakamlar almıyorlar. Normal doğum ve sezaryenden 50 TL alan arkadaşlarımız var. En yüksek alan arkadaşlarımız da 400 TL alıyor. Hekimlerin astronomik rakamlar elde ettiği tamamen bir hayal ürünü. Normal doğum ve sezaryen arasındaki fiyat farkı sadece hekim hak edişlerinden kaynaklanmıyor, sezaryende ameliyathanenin de açılmasından kaynaklanıyor.

Normal doğumla hayata gelen bebekler daha dirençli

Sezaryen doğum normal doğuma göre anne ve bebeği nasıl etkiliyor? Sezaryen doğum sonrasında annede birtakım sıkıntılar oluşturabiliyor. Bununla ilgili olarak siz anne adaylarına normal doğumu mu, sezaryen doğumu mu önerirsiniz?

Normal doğumda daha küçük bir kesi uyguluyoruz. Çok daha çabuk iyileşiyor. Hatta bazen kesiye de gerek kalmıyor. Bu durum annenin hareketlerini, bebeğe ve kendisine bakımını çok etkilemiyor. Normal doğumda kanama miktarı daha az oluyor, bu ispatlanmış. Sezaryene göre daha az kan kaybı annenin daha çabuk toparlanmasına yardım ediyor. Anne uyanık olduğu için bebeğini hemen emzirebilmesi anne bebek temasının çok çabuk bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlıyor.

Sezaryende ise anestezi kullanıldığı için bu süre daha uzun oluyor. Sezaryende çok büyük kesiler uygulanıyor. Normal fizyolojik bütünlüğü olan dokuların bütünlüğünü bozuyoruz. Esasında orada bir doğum kanalı yok, biz kesilerle bir boşluk oluşturuyoruz. Kat  kat kesiler atılıyor. Her kat kesiyi diktikten sonra gerek bağırsaklar, gerek dokular ve kaslar arasında yapışıklıklar meydana geliyor. Bu yapışıklıklar da ileride karşımıza sorun olarak çıkabiliyor. Kanama çok daha fazla ve enfeksiyon oluşma riski çok daha fazla. Sezaryenle doğan bebeklerle normal doğan bebekler karşılaştırıldığında normal yolla doğan bebeklerin koruyucu bakteriyel floralarının daha iyi geliştiği görülmüş. Bu koruyucu flora da enfeksiyonlara ve alerji hastalıklara yakalanma riskinin azalmasını sağlıyor. Normal doğumla hayata gelen bebeklerin daha dirençli ve daha kuvvetli olduğu saptanmış. O yüzden biz anneye ve bebeğe faydası yönünden normal doğumu öneriyoruz. Normal doğumdan sonra oluşan problemlerin doğumdan değil de doğum sonrası bakımsızlıktan kaynaklandığına inanıyoruz. Doğum sonrasında yapılacak bakımla bu eksikliklerin giderileceğini düşünüyoruz.

Türkiye’de lohusalara gereken ilgi gösterilmiyor

Türkiye’de loğusa bakımında ve doğum sonrasında iki yıl boyunca yapılması gereken anne bakımı çok eksik. Tamamen ilgi ve alaka doğumdan sonra bebeğe dönüyor. Kadın kendi vücuduna bakmaya, kendiyle ilgilenmeye, vücudunu tekrar toparlamaya vakit bulamıyor.

Biz Kadın Sağlıkçılar Derneği olarak ‘loğusa destek projesi’ adıyla bir proje geliştirdik. Doğum sonrası 40 gün ve doğum sonrası 2 yıl olarak bir bakım eylemi hazırlanması gerekiyor. Doğum sonrası 40 gün bebeğe nasıl bakılıyorsa anneye de özel bir bakım uygulanmalı. Besin ve mineral takviyeleri, masajlar, özel egzersizlerle anneye destek verilmeli. Daha sonra lohusalık bittikten sonra egzersiz merkezlerinde özel uzmanların eşliğinde özellikle idrar kaçırmalara karşı pelvik taban egzersizleri, zayıflama ve kasların eski kuvvetini kazanmasını sağlayacak egzersizler yaptırılmalı.

Normal doğumla kadının kendini yenilediği söylenir? Bu doğru mu?

Doğumun iki şeklinde de vücut kendini yeniler. İster normal olsun, ister sezaryenle olsun vücut kendini yeniler. Bu doğumla ilgili bir şey. Sezaryen doğum yapanlar da bundan mahrum kalmıyorlar.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sezaryen tartışmaları üzerine “Bir kadın gerçekten sezaryenin ne anlama geldiğini bilse, bu kadar sezaryen doğum olmazdı” şeklinde konuştu. Siz bu söylemi nasıl yorumlarsınız?

Katılıyorum bu sözüne. Ancak sezaryeni tamamen kötüleyen söylemler de gebelerimize zarar verir . Çünkü sezaryen gebelerimiz için acil ve tehlikeli durumlarda hayat kurtarıcıdır. İyi ki var.

Gerekli sezaryen ve isteğe bağlı sezaryen arasındaki ince çizgi…

Kürtaj ve sezaryen hangi hallerde uygulanabilir?

Anne aniden kanadığı zaman, bebeğin kalp atışlarının aniden düştüğü zaman veya 20-22 saat beklememize rağmen bebek doğmayacak, rahim yırtılacak ve anne hayatı tehlikeye girdiği zaman sezaryen hayat kurtarıcı olabiliyor. Buradaki sınırı çok iyi belirlemek lazım. Bir şeyi kötülerken hepten ortadan kaldıracak bir söyleme girersek bu sefer de sezaryenin faydalarından mahrum kalmış oluruz. Gerekli sezaryen ya da isteğe bağlı sezaryen bu ikisi arasındaki ince çizgiyi iyi belirlemek gerekiyor. Gereksiz sezaryenin sayısını azaltmamız lazım. Ağrı çekmeyeyim ya da zaman kaybetmeyeyim diye sezaryen yapmak, bunlar önlenmeli. Ama bir hekim bir tehlike görerek sezaryeni uygun görmüşse o zaman hastanın da buna itiraz etmeyeceği bir ortamı hazırlamak gerekir. Bu bilgiyi ve bu bilinci vermek önemli.

Kürtaj ise tıbbi zaruretler, ciddi kalp hastalıkları, böbrek yetmezlikleri gibi annenin hayatını riske sokan, anneyle bebek arasında bir tercih yapmak zorunda olduğumuz zaman annenin hayatını kurtarmak için ancak kürtaj yapılabilir.

Toplum doğumla ilgili çok büyük korkular oluşturuyor

Büyükler önceden tarla, bağ ve bahçede çalıştıklarından daha kolay doğum yaptıklarını söylerler. Hareket etmek ya da spor yapmak doğumu kolaylaştırır mı? Bugün değişen sosyal yaşamın ve kadının iş yaşamında daha çok oturur halde çalışmasının sezaryene başvurmada etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Sezaryenin artmasının nedenlerinden biri de bu zaten. Vücudumuz ve kaslarımız doğayla mücadele edecek şekilde yaratılmış. Bu işlevsellik gerçekleşmediği zaman kas kuvveti zayıflıyor. Kas kuvveti zayıf olan bir kadın da 3-4 kiloluk bir çocuğu itip çıkartamıyor. Doğum fizyolojisinde sadece rahimin kasılması yetmiyor, annenin de ıkınarak bebeği aşağı itmesi gerekiyor. Birçok hanımda bu kuvvetin olmadığını görüyoruz ne yazık ki. O kadar hareketsiziz ki ağrılar bile zamanında başlayamıyor. Yürümüyoruz, ev işlerimizi makinelere yaptırıyoruz, hareket etmiyoruz. Bir basit halı silme işlemi bile kadının çatı kemiğinin genişlemesine yardım edip, kaslarını geliştirebilir. Bunları yapmıyorsak egzersiz merkezlerine gidebiliriz ya da yüzme doğum için çok faydalıdır. Kızlarımıza, gençlerimize doğumla ilgili çok büyük korkular geliştirmelerine sebep oluyoruz. Büyüklerin, annelerimizin doğumun normal bir fizyoloji olduğunu kızlarına, gençlere anlatması gerekiyor. Bizim toplumumuz hazırlama yerine korkutuyor. Bu korkuları duvar gibi aşmak bazen çok zor oluyor. Bizim yapmamız gereken halkı bilinçlendirmek, gebe ve hekimini birbirine düşürmek değil.

Oksitosin hormonu sevgi hormonudur

Ayrıca şunu eklemek isterim normal doğum sırasında oksitosin hormonu salgılanıyor ve bu hormon aynı zamanda sevgi hormonudur. Anne ve bebek arasındaki sevgiyi de sağlar. Bu hormon isteğe bağlı sezaryende salgılanmıyor. Ancak belli bir süre doğum sancısı çektikten sonra sezaryene alınan hastalarda salgılanıyor. Doğum esnasında çekilen ağrılar bebeğin akciğerindeki sıvıların atılmasına da yardımcı oluyor. Sadece doğumun değil ağrıların çekilmesinin bile çocuğa ve anneye çok büyük faydaları var.

On5yirmi5
 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL