Yetişkin Sağlığı

Dünyada Kadınlar, Türkiye’de Erkekler ‘Bağımlı’

Geçen hafta kişilikler, farklılıkları ve geçimsizlikleri konuşmuştuk. Bu hafta, yine Prof. Dr. Erol Göka’nın, ‘Türklerin Psikolojisi’ adlı kitabı üzerinden Türk kimliği ve psikolojisini konuşuyoruz. Bu arada Hoca’nın Türklerle ilgili eleştirilerini..

Dünyada Kadınlar, Türkiye’de Erkekler ‘Bağımlı’

Geçen hafta kişilikler, farklılıkları ve geçimsizlikleri konuşmuştuk. Bu hafta, yine Prof. Dr. Erol Göka’nın, ‘Türklerin Psikolojisi’ adlı kitabı üzerinden Türk kimliği ve psikolojisini konuşuyoruz. Bu arada Hoca’nın Türklerle ilgili eleştirilerini okudukça hafif içerlemedim desem yalan olur. Ancak benimki bilimsel değil de duygusal bir tepki.

Yıllardır bize öğretilen ‘şanı büyük Türk milleti’ kalıbını bir kenara bırakıp ve atalarımızın ‘at üstünde ne çileler çekerek’ meydana getirdiği devletlere, imparatorluklara uygarlık demeye nazlanan ‘yetmez ama evet’çi bir anlayışa kim olsa içerler.

Lakin bütün bunların suçlusu hep Batılılar ve Çinliler. Bırakmadılar ki uygarlık kuralım, biraz rahat edelim. Daima arkamızdan iş çevirmeler, kardeş kavgalarını fişteklemeler, icatlarımızı, buluşlarımızı sahiplenmeler filan, değil mi?

Yukarıdaki ifadeler, toplumun geneline hâkim olan ve başta da söylediğim gibi oldukça duygusal bir keyfiyetin ürünü. Gerçekçi ve bilimsel olanı, bütün tarihçilerin de hemfikir olduğu gibi kültür tarihimizi gözden geçirmek, eksiklerini tamamlamak veya baştan yazmak.

Erol Göka da kitabında kültür tarihinin önemine, devşirme kültürlerle bir yere varılamayacağına, bilim dilinin Türkçe olması gerektiğine değiniyor, Lokman Hekim ve nicelerini Türk filozofu yapmadığımızdan yakınıyor. Doktorla hasta arasında geçen azıcık Türkçe çokça İngilizce ve Latinceden oluşan konuşmadan örnek vererek de mevzuu güzelce izah etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi doktorun ne söylediği pek anlaşılmıyor.

Göka, ayrıca Türklerin psikolojisinin belirleyici unsurlarından; göç kültürüne, kardeş kavgalarına ve mafyöz oluşumlara da kültür ve psikoloji bilimini harmanlayarak değişik bir çerçeveden bakıyor…

Uygarlık ve kültürü ayırıyorsunuz, belli bir kültür seviyenin üstündeki toplumlara uygar mı diyorsunuz?

Cevabım ‘evet’ ama öncelikle ‘kültür’ ve ‘uygarlık’ ile ne kastettiğimizi bir karar bağlamalıyız. Tarih ve beşeri bilimler uygarlık ve kültür ayrı olgular mı tartışmasıyla ilgili devasa bir külliyat içerir. Bizim üstat Freud, kültür ve uygarlık arasında bir ayrım yapmaz ama ben F.Braudel ve Z.Gökalp gibi bakıyorum. Uygarlık ve kültür bir ve aynı değiller. Her etnik topluluk bir kültüre sahiptir ve bu onun aynı zamanda etnik kimliğidir. Hangi etnisitenin içine doğarsak doğalım, insanlar olarak biz doğuma, buluğa girişe, ölüme, evliliğe bir anlam vermek ve ritüellerini oluşturmak zorundayız. Başka türlü topluluk hayatı olmaz. Her topluluğun ‘kültür’ dediğimiz bu tür etnik, folklorik özellikleri var ama bunlar henüz uygarlık değiller. Uygarlıkta bu özellikler daha incelir, estetik hale gelir. Toplumun organizasyon yeteneği ve manevi derinliğinde artış görülür. Bana sorarsanız uygarlık için öncelikle yerleşik-kent kültürü daha sonra yazı şarttır. Bazıları ‘bozkır uygarlığı’ndan, bahsediyorlar ama ben onları çok romantik buluyor, gülüp geçiyorum.
Türklerin psikolojisini incelerken fark ettiğim en önemli olgulardan birisi de, henüz araştırılmakta olan çok eski bir tarihe sahip olmakla birlikte, yazıyla çok geç tanışmış olmamız ve kalıcı kentler ve kent yaşamı kuramamamız nedeniyle kendimize özgü bir uygarlığımızın olmayışıydı. Biz Türkler uygarlık tarihi araştırmacılarının “eski yüksek kültür” adını verdikleri topluluklardan çok daha sonra tarih sahnesine çıktık. Yaşam tarzının incelmesi, estetize edilmesi ve toplumsal kimliğin kurumsallaşması anlamında eski yüksek kültürler (Çin, Hint, İran, Yunan-Roma) aynı zamanda birer ‘uygarlık’tı.

Her yönden kabul edilmesi gerekir ki, bizim Çin, Mısır, İran gibi kökleri çok derinlerde olan bir kültür tarihimiz yok. Türklerin tarihte sahne alışları başkalarına göre çok yeni neredeyse İslamiyet ile aynı zamanlara rastlıyor.

BATI TÜRKLERE KÖTÜ DAVRANIYOR

Bazı batılı sosyologlar, kültür tarihçileri (Spengler, Danilevseky, Toynbee vb.)  Türkleri olumsuz, yıkıcı kültür elemanları olarak tanımlıyor. Bazıları da sadece uygarlıklar arasındaki etkileşimi sağlayıp medeniyetleri kaynaştırdığı söylüyor. Siz de Türkler olmadan uygarlık tarihi olmazdı, bilim (Batı)  Türklere kötü davranıyor ve Türkler bir yalnızlığa itiliyor diyorsunuz ama onlardan aşağı kalmamışsınız.

Sizi insafa davet ediyorum. Zaten “Batı, bilim, Türklere kötü davranıyor” diyen benim, siz şimdi benim silahımla beni vurmaya çalışıyorsunuz. Evet, batılı tarihçilerin gözü ile bakıyoruz mecburen, ama o zaman bizim tarihçilerimiz de ‘Göktürklerden önceki Türk tarihini aydınlatsınlar kardeşim’ demekten de geri kalmam…

Tamam, tamam insaflı sorularım da var (gülüşüyoruz)

Evet, iyi olur… Şimdi bir kez daha anlatmaya çalışayım: Türklerin uygarlık maceralarına baktığımızda şimdiye kadar kendine özgü bir uygarlık oluşturamadıklarını çok netlikle söyleyebilirim. Bütün uygarlık tarihçileri de bunu böyle söylüyorlar. Türk olarak hoşuma gitmiyor ama gerçeği de kabul etmek durumundayız.

Tarihimizde çok ciddi uygarlık çekirdeği olabilecek özelliklerimiz var, bu doğru. Özellikle mimaride, şiirde, müzikte, dokumacılıkta… Mesela Türk çadırı, Türklerin şehircilik anlayışı, şiire yatkınlıkları ve müzik enstrümanları çok özgün. Yine dokumacılık ve tekstildeki ince işlerimizi tüm dünya biliyor. Tüm bunlar gerçekten de büyük bir uygarlığın çekirdeği olabilirler ve belki ileride inşallah Türklerin uygarlığı bu çekirdek üzerine insanlığa bir müjde sunar.

Selçuklu ve Osmanlı elbette birer uygarlık idiler, ama aynı zamanda İslam uygarlığının bir parçasıydılar. Yani Braudel’in adlandırdığı gibi sentez uygarlıklardı. İki farklı şeyi bir araya getirerek başka bir şey ortaya çıkarıyorlar. Sentezlemek o kadar da olumsuz bir şey değil. İslam eserlerinin bu kadar güzelleşmesinin nedeni kesinlikle Türklerdir.

ÖDÜNÇ KÜLTÜRLERLE UYGARLIK KURULAMAZ

Türklerin yönetim ideallerini hep başka kültürlerle ve devşirmelerle karşıladıklarını söylemişsiniz. Bir Çin atasözü de “devlet at üstünde kurulur ama at üstünde yönetilemez diyor. Burada yazılı bir kültür ve bilim tarihimizin olamayışını tartışmak lazım sanırım… Mesela ‘bilim dili Türkçe olabilir mi’ diye sormuşsunuz.

Evet, öyle söylüyorum, tarihimizin apaçık gerçeği bu. Kendimize özgü bir uygarlık kuramazsak makûs talihimiz böylece sürüp gidecek. Türklerin en büyük güçlerinin Türkçe olduğuna inananlardanım. Türkçe elbette bilim dili olabilir

Türklerin diğer kültürlerden (Ödünç kültürler) özellikler katarak harmanlama tarzı Ekber Şah’da (Babür İmp.) Osmanlı’da ve Selçuklularda da görülüyor, bugün de durum aynı değil mi?

Elbette bugün de durumumuz aynı; kendine özgü bir uygarlığınız yoksa kültürünüzü, yaşama tarzınızı, yönetme biçiminizi başkalarından almak zorunda kalırsınız.

Hep hangi dine gireceklerini sorup durdular, genel alıcıydılar. Peki, sizce İslam’la bu arayış sükûnete kavuştu mu?

Evet, kavuştu. Türkler, tüm dinlere karşı “genel alıcı” denilebilecek bir tutumla olağanüstü sempatiyle yaklaşıyorlardı ama başta atalar kültü olmak üzere kendi inançlarına bağlılıklarından taviz vermeye yanaşmıyorlar, her zaman bir ‘yönetme ideali’ni muhafaza ediyorlardı. Sanılanın aksine, hayvancı toplumlar, tarım toplumlarına göre hiç de geri sayılmazlar. Göçebe ve hayvancı kültür, özellikle atların ve savaşçıların özellikleri sayesinde, toplumsal alanda, olağanüstü bir devlet kurma yeteneği sağlar. Atalarımız bu özellikleri haiz idiler ama bunun için yönetme becerileri dışında bir güç geliştirememişlerdi; nasıl yönetecekleri üzerinde kafa yoruyorlardı ama neyle yönetecekleri yani kültür politikaları konusunda ellerinde çok kozları yoktu. Bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak; Türklerin tarihsel açmazı buydu. İşin en berbat yanı, ödünç alınan kültürleri başlangıçta kolayca benimseyenler, baş tacı edenler, Türk aristokrasisi olduğundan, her egemenlik zamanında ak budun ile kara budunun arası açılıyor ak budun giderek kendini kara budunla aynı kökten saymayacak kadar yabancılaşıyordu.

Karşılaştığımız her uygarlığın kendine özgü bir dinide olduğundan, yöneticiler kolayca yeni uygarlığın dinine katılıyorlar, halk ise Eski Türk inançlarında ısrar ediyordu. Çok şükür İslamiyet’le birlikte bu fasit daire kırıldı, hem yöneticiler hem halk hep birlikte İslamiyet’i benimsediler.

Türkler için ‘önce İslam’ın kılıcı sonra da kalkanı oldular’ denir siz de gerçek anlamda İslamlaşamadılar demişsiniz,  yani çoğunlukla ‘kılıç kalkan’ mı oynadılar?

Yapmayın Perihan Hanım, bunlar mühim konular, küçücük bir yanlış anlaşılma entelektüel hayatımın sonunu getirebilir (Gülüşüyoruz)

Türkler, İslam’ın önce kılıcı sonra kalkanı oldular, bu tarihsel misyonlarını şerefle yerine getirdiler. İster Sünni ister Alevi olsun Türkler elbette samimi Müslümanlardı. Ve fakat benim ‘Türklerin İslamlaşma süreci halen sürüyor’ tespitim tamamen kültür tarihiyle ve psikolojimizle ilgili yoksa kimin ne kadar Müslüman olduğuna karar veren teolojik bir bakış söz konusu değil.

Söylemek istediğim, Türklerin İslam’la (daha doğrusu din olarak İslam’la değil de uygarlık tarzı olarak İslam’la) karşılaşması aynı zamanda bir başka uygarlık dairesiyle karşılaşmalarıdır. Bu kadar güçlü kültürel kökleri, inançları olan savaşçı bir topluluğun kültürel olarak İslamlaşması elbette çok uzun sürecek. Zira Türkler İslam uygarlığıyla karşılaştıktan çok kısa bir süre sonra bu kez de batı uygarlığıyla karşılaştılar ve kültürel sindirme süreçleri oldukça karmaşık bir hal aldı.

 Sizce Türk kimliğinin belirleyicisi nedir?

Yazılı bir kültür tarihimiz olmazsa B.Güvenç’in de sorduğu “Biz Türkler; Asyalı mıyız, Avrupalı mı? Şaman mı, Müslüman mı, laik mi?

Yerleşik köylü müyüz, göçebe Türkmen mi?

Fatih’in torunları mı, Ata’nın çocukları mı?

İslam’ın kılıcı mı, Hıristiyanlığın cezası mı?

Fatih miyiz, fethedilmişlerden mi?

Ordu muyuz, millet miyiz, ulus mu?

Çağdaş toplum mu, tarihi bir köprü mü?

Doğulu mu, Anadolulu mu, Batılı mı?

Kimiz biz?” sorularını hep sorup duracağız.
(Güvenç, Türk Kimliği-1994)

Anadil yani Türkçe. Elbette ortak inançlar, örf ve adetler de etnik kimlik oluşumunda çok önemli ama her şeyin temelinde ortak anadil bulunuyor. Ortak yaşam pratiklerine dayalı bir geleneği, inançları, örf ve adetleri birlikte yaratmak ise ancak bir dili konuşmak, o dille düşünmekle mümkün.

KÜRTLER HİÇ BİR ZAMAN ÖTEKİ OLMADI

Milli kimlik için hep bir ötekine ihtiyaç duyarız, Türkler için öteki  ‘Kürtler’ mi? 

Hayır, Türkler için hiçbir zaman ‘öteki’, Kürtler veya yıllardır birlikte yaşadığımız diğer topluluklar olmadı. Türklerin tarihinden ve tarihsel psikolojilerinden haberdar olanlar bilirler ki, Türk’ün ötekisi, ‘öteki-Türk’ ya da ‘dünyayı o sırada yöneten irade’dir.

Türklerin dinsel ve ırksal hoşgörüsünün diğer araştırmacılar gibi siz de altını çiziyorsunuz. Bu çerçeveden bakınca terör ve Kürt hareketini nasıl izah ederiz?

Türklerin tarihsel psikolojileri itibariyle başkalarına karşı oldukça hoşgörülü olduğu evet, birçok tarihçinin saptadığı bir gerçektir. Farklı etnik ve dinsel kimliklerden oluşan toplumlarda boğazlaşmalar görülürken bir terör örgütüne ve uluslar arası ölçekteki kışkırtmalara rağmen topluluklar düzeyinde bir Kürt-Türk çatışması çıkmaması hem bu tarihsel gerçeğin bir kez daha ispatı hem de Türklerin ve Kürtlerin ortak başarısı bence.

Türklerin psikolojisinde en belirleyici unsurlardan birinin göçebelik olduğunu söylüyor ve göçün zorluklarından bahsediyorsunuz. Göçte romantizm yoktur, demişsiniz, Göçebeliğin Tükler üzerindeki etkileri nelerdir?

Evet, Göçebe ruh hali, Türklerin psikolojisinin en büyük etkenlerinden. Göçebe ruh halimiz üzerinde “Türklerin Psikolojisi”ni yazdıktan sonra ayrıntılı bir biçimde eğildim ve “Türk’ün Göçebe Ruhu” kitabım çıktı. Bu kitabın dikkatlice okunmasını ve tartışılmasını o kadar çok istiyorum ki. Konu çok derin ve kısa cevaplarla geçiştirilecek gibi değil, bence“Türk’ün Göçebe Ruhu” ile ilgili ayrı bir röportaj yapmalıyız.

TÜRKLERDE EN ÇOK BAĞIMLILIK GÖRÜLÜYOR

Kitabınızı okuyunca üç kişilik yapısının bizim toplumumuzda çok görüldüğüne karar verdim (Belki diğer okuyucular benden farklı düşünebilir). Psikopatlar, oyuncular ve pasif agresifler. Özellikle ‘trafik canavarı’larını anlatırken, psikopatlar gözümde canlandı resmen. Ama siz, bizde en çok ‘bağımlılılar’ın görüldüğünü söylemişsiniz.

Ben kendi gözlemimi söyledim ama yanılma payım yüksek zira eninde sonunda ben bir klinisyenim ve daha çok sorunlarıyla bana başvuran insanları derinlemesine tanıyorum. Jean-Paul Roux da Türklerin, Türkçenin bitişimli yapısı gereği obsesif kimseler olduklarını söyler. Türklerin trafikteki hoyratlıklarına, trafik canavarlarımızın sergilediği vahşete bakarak, sizin de dediğiniz gibi, psikopatların çokluğundan bahsedebiliriz ama ben trafikteki tutumlarımızı psikopatlıktan ziyade hepimize sinmiş bazı grup davranışlarımızla açıklamaya çalışıyorum. Psikopatlarımız diğer toplumlardan çok değil ama psikopatları dizginlemekte özellikle son zamanlarda sorunlar yaşadığımız doğru.

Bağımlılar ise ezeli derdimiz, bugün de en çok karşılaştığımız kişilik özelliği. Annelerimizin bir türlü bizi başkalarına bırakmamak istemesinden olsa gerek bir türlü onlardan ayrışamıyoruz. Dünyada bağımı kişilik daha çok kadınlarda görülüyor ama bizde adamlar onlardan hiç de geri kalmıyor. Koca koca adamlar ana-kuzusu adeta.

TÜRK ERKEĞİ YA KOÇ OLUYOR YA DA TOKLU

Orhan Öztürk Türk erkeklerinde seksüelliğin çok belirgin olduğunu söyler ve  (Erkeklerde kadına düşkünlük- kadınlarda hizmet ve abartılı sahiplenme) bunun sebebini çok küçük yaşta cinsiyetin ayrıştırılması olarak gösterir. Siz de Türk erkeklerinin ‘koçum benim’ diyerek yetiştirildiğinden bahsetmişsiniz.  

Perihan Hanım, bizim “koçum benim” sözüne yüklediğimiz anlam, Türklerin psikolojisinde çok önemli mihenk noktalarını ele veren bir yapıda.

Türklerin, erkeklik değerlerine yaslanan savaşçı zihinlerinin oluşumunu incelerken onların veterinerlikte ve çocuk yetiştirme tarzlarındaki bazı uygulamaları çok dikkat çekiyor. Acı sonuç: Türk erkeği iseniz ya tohumluk için ayrılmış ve tüm obanın itina gösterdiği, canından çok sevdiği ‘koç’ olacaksınız ya da ‘burularak’, etinden faydalanılan ve sahibini zengin edecek  ‘toklu’. Ama belli ki Türk toplumsal bilinçdışı, tercihini ‘koç’tan yana yapmış, koçluğa her türlü methiye düzülmüş, ‘koç’ sözü, Türkçede ve Türk çocuk yetiştirme pratiklerinde yüzyıllarca sürecek yerini almıştır.

Tamam ama sanki ufak bir nüans var. Şöyle ki, kız ve erkek çocuklarıyla ilgili yapılan araştırmadan hareketle izah edeyim: Bir grup çocuğa küçüklükten itibaren cinsiyet eğitimi verilmiyor, bazı seksolojik temrinlerden uzak tutuluyor ve bu çocukların artık kendi aralarında kız erkek olarak ayrışmadıkları gözleniyor. Özetle cinsiyetten kaynaklanan (Fizyolojik farklar istisna) davranışlar kültürel ve eğitimle öğretilen şeylerdir diyoruz.  Ya da erkek çocukların çırılçıplak resmini çekip albüme koymamız ve bunla övünmemizi konuşalım…

Demek istediğinizi çok iyi anladımamabizim çocuk yetiştirme pratiklerimizde cinsiyetçi tutum yok. Cinsiyetçi gibi gözüken şey savaşçı kültürdür. Cinsiyetçilik üstümüze öylesine uymaz ki bugünkü abartılı modern biçimleriyle, berbat bir maço kültürüne yol açmıştır.

Bu araştırmalara sözüm yok da Türk toplumunun derinliklerine inince durumun farklı olduğunu görürüz. Savaşçıya ihtiyacı olan bir toplum, elbette, sürekli savaşçı nitelikleri besleyen bir çocuk yetiştirme pratiğine başvuracaktır. Biz, kızlarımızın da erkek gibi olmasıyla öğünürüz. ‘Erkek Fatma’ hiç de olumsuz bir anlama gelmez. Eski Türkler, kızlarla güreşmeye kalkmamaları için genç erkekleri uyarırlardı çünkü çoğu zaman kızlar galip gelirdi. Futbola benzeyen ‘polo’ oyununu eski Türklerde kızların oynadığını biliyorsunuz değil mi?

Hep İslamlaşmadan sonra kadın erkek eşitliği anlayışımızın bozulduğu söylenir ama ben buna katılmam, bizi dejenere eden modernliktir bana göre. Kendimize özgü modernleşmenin yolunu bulamadık, sizin dediğiniz ‘çıplak erkek çocuğu fotoğrafı’ onun getirisidir. Şu anki durumumuz savaşçılıkla gücün modern cinsiyetçilikle karışmış kötü bir alaşımıdır.

Ve geldik kardeş kavgasına yatkınlığımıza; tarih boyunca Türklerin aralarındaki savaşların Çinlileri bile şaşırttığı söylenir. Türklerin kardeşlerine karşı düşmanla işbirliği yapmaları oldukça sık görülen bir vaka, bunu günümüze uyarlarsak, siyasi partilerin veya grupların Batıya, “Bizi desteklemezseniz falanca gelir haa!” diyerek, sürekli birbirlerini şikâyet etmeleri gibi mi? 

Kardeş kavgası bizim temel özelliklerimizden. Bakın bizim toplumuzda sınıflar yok, ‘segment’ dediğimiz benzer yaşam ve düşünme tarzından oluşan kategoriler var. Mesela bugün Atatürkçülük ve İslamcılık gerçek siyasal fikirler demetinden ziyade toplumsal segmentlerin sembolleri.  Segmenter yapımız soy-boy tarzı örgütlendiğimiz eski zamanların bir kalıntısı.  Segmenter toplum yapımızı anlamadan Türk tarihinde nasıl oluyor da işgalciye ve büyük düşmana karşı güçlerini birleştirmek, yekvücut olmak yerine, düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyerek, vahşi bir “kardeş kavgası”na tutuşulduğunu anlayamayız. Düşmanla işbirliği yaparken onun ve izleyicilerinin içleri rahattır; çünkü o kardeşini halledebilmek için muvakkaten böyle bir işbirliği yapıyordur; hele bir kez kardeş def edilsin, bu kez düşmana da haddi bildirilecektir.

Türklerin aralarındaki ayrılıklara rağmen zor durumda birleşmeyi bildiklerini tarihçiler de kaydediyor. Bunun iyi örneği, Danişmendlilerin Bizans’a karşı Selçuklularla Türk davası adına gizlice ittifak yapmaları. Ama düşmana karşı ittifak yapmak yerine, kardeşe karşı düşmanla işbirliğine girişme tutumu daha yaygın. Şato Türkleri, Uygurlara karşı Çinlilerle işbirliği yaptılar. Bizans İmparatoru I. Aleksios, Balkanlarda Peçenek gücünü ancak Kumanların yardımıyla ezebildi. Karamanoğulları Osmanlı aleyhine düzenlenen Haçlı ittifakına destek vermekten çekinmedi. Osmanlı Sultanları arasındaki kardeş kavgaları ise ayrı bir boyuttur, bunlar hep kendince devletin bekası halkın felahı için yapılmaktadır. Bu konuda saatlerce konuşabilirim.

Milli Mücadele sırasında düşmana karşı topyekûn mücadele etmediğimizi biliyoruz. Siz, kardeş kavgalarını partilerimize yansıtarak yabancıyla işbirliği tutumunun bugün de sürdüğünü söylüyorsunuz ama ben size katılmıyorum. Cumhuriyet Türkiye’sinde siyasi partilerimizin dışarıya karşı güç birliği yapmada, atalarımıza göre daha olumlu davranışlar sergilediğini söyleyebiliriz.

NEDEN KERBELA TRAVMASINA TALİP AOLDUK

Kitabın sonunda diyorsunuz ki Türkler, Araplardan Kerbela travmasını ödünç aldı. Durup dururken travmaya talip olmak neden?

Kerbela travmasını en nihayetinde Türklerin etnik olarak yaşamış oldukları bir travma değil, biz Müslüman olmadan önce vuku bulmuş bir olay. Niye Kerbela’yı lanetlediğimiz ve ister Alevi ister Sünni tüm Türkler olarak ehli beyti sevdiğimiz, tarihsel psikolojimizle ilgili.

Kerbela faciasındaki asıl tartışma, zürriyetle; Halife’nin ehli beytten seçilip seçilmemesiyle ilgiliydi. Sonuçta kaybeden zürriyet ve ehli beyt oldu. Onlarla aynı zürriyetten geldikleri halde sürekli olarak Türk yöneticilerin hışmına, zulüme uğrayan Türkler, çok kolay biçimde Kerbela travmasını yaşayan ehli beytle özdeşim kurabilmiş ve sanki kendi başlarına gelmiş gibi Kerbela travmasını sahiplenmişler.

Evet, bir de o var, Türklerin kurdukları devletler de Türkleri küçümsüyor, kötü davranıyor. Halktan olan Türk’ün akıbeti hiç değişmedi değil mi?

Çok haklısınız, Türk yöneticiler tebaası arasında en çok Türk kökenli olanlara kötü davranmışlar, bunun nedenleri daha önce sözünü ettiğimiz segmenter toplum yapımız ve kendi uygarlığımızı kuramamış olmamızda aramalı.

Segmenter toplum yapımız soy-boy tarzı örgütlenmemizden kaynaklanıyor. Bu yapı Türk boylarının bir araya gelmelerini ve birlikte hareket etmelerini engelleyerek düşmanca davranmalarına neden oluyor. Egemen olan boy, başka uygarlıklardan ödünç aldığı bir inanç sistemini topluma dayatıyor; diğer boylar ise eski inançlarda ve yaşama tarzında ısrar ederek egemen boya direnmeye çalışıyorlar.

Kendi orijinal uygarlığımızı kuramamış oluşumuz devleti ele geçiren Türk boyunun diğerlerine kötü davranmasıyla çok alakalı. Göktürkler, Budist olmaya çalışıyor; Uygurlar, Çin’den farklı bir din oluşturabilmek için Maniheizmi, Hazar’lar Karay Museviliğini; Selçuklular, İslam’ı tercih ediyorlar. Egemen olamamış soyların oluşturduğu geniş Türk toplulukları ise, tüm bunlar olurken ‘Eski Türk Dini’nde kalabilmenin yollarını arıyor. Buyruğu altındaki Türklere tepeden bir din ve yaşam kültürü dayatan, devlete egemen boy, bu yüzden adeta diğer boylar nezdinde, ‘dışarlıklı’, ‘kendi çıktığı kabuğu beğenmeyen’ bir hale geliyor. Dediğiniz gibi dikkatli bakanlar bu hali pür melalimizin bugün de devam etiğini görebilirler.

Rotahaber

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL