Röportaj

“Cemevlerinin statüsü en öncelikli konu”

Aljazeera’den Sümeyye Ertekin’in haberi…. Necdet Subaşı yıllardır Alevilik ile ilgili akademik düzeyde çalışmalar yapıyor. 2009-2011 yılları arasında Alevi Açılımı Koordinatörlüğü yaptı, Alevi Çalıştayları Nihai Raporu’nu yazdı. Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme, Ara..

“Cemevlerinin statüsü en öncelikli konu”

Aljazeera’den Sümeyye Ertekin’in haberi….

Necdet Subaşı yıllardır Alevilik ile ilgili akademik düzeyde çalışmalar yapıyor. 2009-2011 yılları arasında Alevi Açılımı Koordinatörlüğü yaptı, Alevi Çalıştayları Nihai Raporu’nu yazdı. Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme, Ara Dönem Din Politikaları, Alevi Modernleşmesi kitaplarından bazıları. Şimdi de Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanlığı görevine getirildi. 64. Hükümet Alevi meselesini yeniden programına aldı ve bu konuyla ilgili çalışmalar başladı. Necdet Subaşı ile Alevi meselesini çözme konusunda atılacak adımları, Cemevlerinin ibadethane olması konusunda yaşanan tartışmaları ve Alevilerin taleplerini konuştuk. 

Hükümet Alevi meselesini hükümet programına yeniden aldı. Bundan sonra somut ne göreceğiz?

Biliyorsunuz hükümet programında cemevleri ile ilgili bir düzenlemenin belli bir süreç içerisinde hatta kısa bir süre içerisinde gerçekleştirilmesine dair bir vaat var. Özellikle Alevi kamuoyunun talepleri ekseninde ihtiyaçların karşılanması noktasında ciddi bir kararlılık gözleniyor.  Bu bağlamda sorunun anahtar öğelerinden birisi cemevleri… Alevilik söz konusu olduğunda cemevleri ile dedenin varlığı herhalde hiç bir şekilde dışlanamaz. Yani dedesiz Alevilikten söz edilemez. Cemevi ya da Cem olmaksızın bir Alevi inancından bir Alevi gerçeğinden söz etmek imkânsız gibi görünüyor. Tabii ki bunların hukuksal boyutları da var. Cemevlerinin bütçeden pay alması, devlet nezdinde hukuki bir statüye kavuşması gibi talepler şimdi ele alınabilecek konular arasında yer alıyor. Tabii dışardan göründüğü gibi değil. Cemevlerinin bugüne kadar yasal bir çerçeveye sahip olamamasının arkasındaki nedenlerin de ortadan kaldırılması gerek. Çok değişik bağlamlar var. Cemevlerini hukuki bir süreç içinde çözümleyememenin pek çok nedeni sayılabilir.  Bunların arasında 677 sayılı kanunun ortaya koyduğu kısıtlayıcı noktaları da hesaba katmak gerekir. Dolayısıyla cemevleri inanç önderlerinin Alevi toplumunda birer rehber olarak algılanan dedelerin hukuki konumlarının, formasyonlarının nasıl tanzim edileceği devlet katında nasıl tanımlanacağı ya da tanınacağı konusu bugün hükümetin önündeki en öncelikli soru alanı olarak duruyor.

Ne yapılıyor şu an?

Çalışılıyor. Bununla ilgili olarak Adalet Bakanlığı ciddi bir çalışma süreci başlatmış durumda. Adalet Bakanlığı’nda sayın müsteşar yardımcısının başkanlığında bir tür teknokrat heyet diyebileceğimiz komisyon bir hukuki çerçevede konuyu ele alan bir uzmanlar grubu çalışıyor. Bu grup Alevi toplumunun belli başlı önderlerini,  federasyonlar, vakıflar, dernekler bu bağlamda Alevi toplumunun söylemsel düzeyde temsilini üstlenen bütün liderlerini, aktörlerini bir araya getirerek onlarlar birebir görüşerek “hükümetin bu kararlılığı içerisinde sizin önerileriniz nedir”, “Sizin talepleriniz nasıl temellendirilebilir” ya da “Nasıl formüle edilebilir?” Bu sorulara cevap aranıyor. Beş ayrı grupla oldukça yoğun sayılabilecek bir diyalog içerisinde görüşüldü. Çarşamba günü itibariyle bu müzakereler tamamlandı.

Ne çıktı o müzakerelerden?

Bir müzakere, bir tartışma yapıldı. Tabii orada ortaya çıkan öneriler çok net. Benim gördüğüm kadarıyla ortaya çıkan iki temel öneri var ama en temel öneri doğrudan Aleviliğin devlet tarafından hiçbir açıklamaya hiçbir ön yoruma, başka bir değerlendirmeye fırsat vermeksizin tanınmasıyla ilgili bir talep oldu.  Yani “Aleviler ama..”, “Aleviler ve …” gibi onları sürekli açıklamaya mahkum eden, onları bir şekilde inciten bir dilden devletin uzaklaşması gerektiği konusunda bir dert özellikle dile getirildi. Bunun yanı sıra Alevi toplumu da kendini dini ve geleneksel bir düzlemde değerlendiren bir toplum. Kendi kültürlerinin, kendi dini inançlarının, kendi dini söylemlerinin manipüle edilebildiğini tarihsel açıdan eski coşkusunu koruyarak sürdürebilme konusunda ciddi tereddütler taşıdığını, yeni kuşak Alevilerin gelenekle olan irtibatlarının azımsanmayacak derecede çözüldüğünü, dolayısıyla gündelik hayatta, eğitimde, sanatta, siyasette,  teolojide bir şekilde Aleviliğin yeniden eski coşkulu dilini yakalayabilmesi için devletin önayak olması gerektiği konusunda genelde ortak sayılabilecek önerilerde bulundular. Bu önerilerin de kilitlendiği nokta zaten cemevi… Cemevi bir mekânsal temsil olarak Alevi toplumunun kendi inanç dünyasında kurduğu bağlantıyı yansıtıyor. Dede de bu mekânda gerçekleştirilecek ayinleri ve ritüelleri yöneten ama aynı zamanda Alevi hafızasını, Alevi bilgi ve ahlak sistematiğini öğreten, bugünlere taşıyan bir sima olarak öne çıkıyor. Bunlar tabi çok büyük hukuki çalışmaları da gerektiriyor.

Nihai raporda Alevilerin kendi aralarında farklı görüşlere sahip olduğuna dair cümleler var.  Ama bütün Alevilerin uzlaştığı nokta cemevlerinin ibadethane olarak tanınması… Ama bu sefer de cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasına devlet direnç gösteriyor…

Oradaki dirençten çok karşılıklı birbirini anlamaya yönelik bir tartışma… Cemevlerinin statüsünün ne olacağı konusunda Alevilerin bu statüyü içeriklendiren birtakım önerileri var. Devletin de bu konuda bir önerisi var. Öyle tahmin ediyorum ki cemevlerini doğrudan devletin tanıdığı, kabul ettiği bir şekilde varlığını hukuki bir çerçeveye taşıdığı bir yerde tutmak istiyor. Bu gerçekleştikten sonra mevcut yapının nasıl içeriklendirileceği konusu bu toplumun kendisinin değerlendireceği bir şeydir. Bu konuda çok farklı görüşler var. Mesela Aleviliği gelenek içinde temellendirmek isteyenler var. Alevilik dendiğinde onu Hz. Ali ile Hacı Bektaş Veli ile organik bir bütünlük içerisinde yeniden ihya etmek isteyenler var. Bunu bütün o tarihsel ve geleneksel boyutlarından kopararak daha modern hatta daha seküler bir çerçevede yeni bir kimlik donanımı içinde inşa etmek isteyenler var. Her birinin donanımı farklı olabiliyor. Her birinin talepleri farklı olabiliyor. Üstelik Alevi örgütlenmelerini de meşruiyet düzleminde birbirlerine yönelik  çok farklı iddiaları var. Belki de bu farklılığı abartmak çok doğru değil. Benzer şeyleri çok farklı dini gruplarda da görmek mümkün. Ama Sünni dini grupların yine de sonuçta bütünlüklü bir din dilince uzlaştıklarını kabul edebiliriz. Bu aynı şekilde Şiilik için de geçerli. Aleviliğin kurumsal olarak henüz bu pratiğe ulaşmamış olması, önlerinin sürekli kesilmiş olması tarihsel olarak bu konuda kamuoyuna verebilecekleri net, yalın bir açıklama ya da bir formulasyonda biraz dışarıda kalmış olmalarının getirdiği bir takım çıkmazlar var. Ama bunu bugün geldiğimiz noktada Aleviler ile yaptığımız müzakerelerde gördüğümüz kadarıyla oldukça net, oldukça yalın yeni bir açıklama stratejisine sahip olduklarını görebiliyoruz. Cemevlerinin hukuki bir statü kazanması devlet nezdinde artık “kimsiniz”, “nesiniz”, “nerden çıktı bu yapılanma” tarzında herhangi bir soruya muhatap olmaksızın bir yapıya kavuşturulması konusunda güçlü bir irade olduğunu düşünüyorum.

Hukuki statü meselesini açar mısınız?

Hukuki statü yani yasaya, kanuna dâhil edildiği takdirde, yani cemevi hukuki mevzuat içinde yer almaya başladığı andan itibaren devletin meşruiyetini kabul ettiği bir yapı özelliği taşıyor. Onun zaten bir ibadethane olup olmayacağı onun nasıl bir şey olacağı konusu doğrudan Alevi toplumunun kendi içsel dinamikleri çerçevesinde konuşup açıklığa kavuşturacağı, tanımlayacağı bir şey.

İşte Aleviler de diyorlar ki “Biz ibadethane olarak tanınmasını istiyoruz.” Diyanet İşleri Başkanı ise bu konuda “Kırmızı çizgimizdir” açıklamasını yaptı.

O konudaki Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gelen çekinceyi anlayabildiğimi düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı şöyle bir argümandan hareket ediyor. Ona göre İslam bütünlüklü bir dindir. Ona göre İslam’ın kendi içinde çok farklı söylemler, mezhepler, görüş ayrılıkları doğurabilir. Yorumsal çeşitlilik Müslümanları çok farklı yapısal gruplara ayrıştırmış olabilir. Ama her durumda onların dinsel mekânlarının tek olduğunu, dolayısıyla o dinsel mekânlar çerçevesinde caminin, buna isterseniz mescit deyin sonuçta bütünlüklü olarak Müslüman toplumu temsil ettiğini iddia ediyor. Bu iddiaya bağlı olarak da mesela belki şu tartışma -belki yeri değil ama- mesela Aleviliği bir din olarak mı, bir kültür olarak mı, bir mezhep olarak mı, bir ideolojik fraksiyon olarak mı değerlendirebileceğimiz sorusu yeterince tartışılmış değil. Bu konu tartışıldığı zaman haklı olarak Aleviler “Bizi tanımlamayın”, “Bizim içeriğimize yönelik dışarıdan ahkâm kesmeyin” gibi çok farklı gerekçelerle itirazlarda bulunuyorlar. Ben bu itirazları anlıyorum ama bir yandan da dinsel olanla kültürel olanın, kültürel olanla ideolojik olanın, ideolojik olanla mezhebi ya da başka gerekçelerle ayrışmış yapıların talepler kataloğunu takip ettiğinizde cami nerede duruyor, cemevi nerede duruyor gibi içinden çıkılamaz kıyaslamalara, karşılaştırmalara fırsat veren garip bir gerilim oluşuyor. Ama bunları devletin aşacağını düşünüyorum. Toplumda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir görüş ifade etmesinin herhangi bir sakıncası olduğunu sanmıyorum sonuçta akademisyenler görüş bildiriyor, siyaset aygıtları bir değerlendirme yapıyor toplumda.

Ama Diyanet karşı çıkınca olmazmış gibi bir algı oluşuyor…

Ama şu bir gerçek, yani modern Cumhuriyet söz konusu olduğunda Diyanet İşleri Başkanlığı ucube bir kurum değil. Modern Cumhuriyet kurumlarının esaslı bir parçası olduğunu kabul ederek konuşmalıyız. Onların yorumlama hakları var mıdır yok mudur gibi bir soruyu kendim için sormayı abes bulurum. Modern Cumhuriyet’in en önemli kurumlarından bir tanesi Diyanet’tir ve İslami gelenek içinde konuşulacak her şey de Diyanet’e sorulmaktadır. Yani işin yasal prosedürü de böyle işlemektedir. Ama ben Diyanet İşleri Başkanı’nın Alevi sorununun Alevileri tatmin eden düzeyde çözümlenmesi konusunda çok kayda değer bir ilgiye kayda değer bir heyecana sahip olduğunu şahsen biliyorum. Şimdi burada tabii kökleşmiş bir Diyanet eleştirisi üzerine kurumsallaşan bir Alevi algısı var. Yani “Diyanet kapatılsın”, “Zorunlu din dersleri kaldırılsın”, “Devlet bizi bozacak”, “Devletin Alevisi olmayacağız”, “Devletin paralı dedesi olmayacağız…” Yani şimdi bunlar tabii bazen de hoş zihin açıcı sloganlar ama böyle ilerlediğimizde de sorunu çözmek mümkün değil. Ben Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sadece Başkanı’nın değil Başkanlığının da Alevi sorunun bu muhataralı süreçlerden geçerek bu sürecin aşılması ve tek tek her bir Alevinin kendi kültürüyle geleneğiyle kendi sabiteleriyle buluşması noktasında çok da sağlam bir yerde durduğunu söyleyebilirim. Bunu da en azından daha önce orada sorumluluk almış birisi olarak söylemek istiyorum.

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL