Itrî’nin Kabri, Itrî’nin mi?

Itrî’nin kabri meselesi bir hayli eğlencelidir. Birileri durmadan keşfedip durur. "Itrî Yılı" vesilesiyle bu kabri yeniden keşfedecek olanlara sesleniyorum: "Itrî’nin kabri" diye bilinen, hatta 1990’larda üzerine çirkin bir yazıyla ‘Hıdri Dede’ yazılan bu mezarın Itrî’ye ait olmadığı en az yüz seneden beri biliniyor. Lütfen, keşif heyecanınızı başka konulara saklayınız. 

Geçenlerde, Yahya Kemal’in "Itrî" şiiri hakkında bir sempozyumda okuyacağım bildiri üzerinde çalışırken karşıma ister istemez Itrî’nin kabri meselesi çıktı. Basında bu kabir hakkında yakın zamanlarda herhangi bir haber veya yazının yer alıp almadığını öğrenmek için Google’a başvurunca birkaç haberle karşılaştım. 2006 tarihli bir haberde Edirnekapı’da Itrî’ye izafe edilen kabrin Kuveyt Türk tarafından keşfedilip restore ettirildiği ifade ediliyordu. 2010 yılında çeşitli gazetelerde çıkan diğer haber ise, Suriye Başbakanı Naci Otri’nin Itrî’nin soyundan geldiğini Başbakan’ımızdan öğrendiğine ve Türkiye’yi ziyarete geldiğinde dedesinin mezarını ziyaret edip dua okumak istediğine dairdi. Bu habere göre, Itrî’nin mezarı uzun süredir bilinmiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Suriye’yi ziyaretinde bu konu gündeme gelince ilgili birimlere emir vermiş, bunun üzerine Kültür AŞ harekete geçerek Itrî’nin kabrini bulmuş ve restore ettirerek Suriye Başbakanı’nın ziyaretine hazır hale getirmişti. Peki, bu mezar Kuveyt Türk tarafından restore ettirilmemiş miydi?

Kuveyt Türk ve Kültür A.Ş. yetkilileri, M. Nermi Haskan’ın ilk baskısı TTOK, genişletilmiş ikinci baskısı ise 2006 yılında Eyüp Belediyesi tarafından yayımlanan Eyüpsultan Tarihi’ne baksalardı keşif için onca zahmete girmeyecek, üstelik bu kabrin Buhurîzade Mustafa Itrî’ye ait olmadığını da öğreneceklerdi.

Türk musikisi tarihi ile azçok ilgilenen herkesin bildiği Edirnekapı’daki mezarın Itrî’ye ait olduğu ilk defa 1890’larda M. Nuri Şeyda tarafından iddia edilmiştir. Rauf Yekta Bey, Tevhîd-i Efkâr gazetesinde 1922 yılında yayımlanan "Itrî’nin Medfeni" başlıklı yazısında, bir cuma günü Nuri Şeyda Bey’le Edirnekapı’dan Eyüpsultan’a giderken Mustafa Paşa Dergâhı civarında kendisini durduran merhumun yol kenarındaki büyük bir mezar taşını göstererek "Itrî merhuma bir Fatiha okuyalım," deyince çok sevindiğini söyler. Fatiha okuduktan sonra dikkatle incelediği taşta kitabe bulunmadığını, sadece bir buhurdan resminin kazılmış olduğunu gören Rauf Yekta Bey’in bu kabrin Itrî’ye ait olduğuna dair bir kaydın bulunup bulunmadığı sorusuna Nuri Şeyda’dan aldığı cevap şudur: "Bunu hocam Haşim Bey’den işittim! Zaten taştaki buhurdan da Itrî’nin buhurîzadeliğine işaret ediyor."

Bu cevaptan hiç tatmin olmayan Rauf Yekta Bey, o gün Nuri Şeyda’ya inanmış göründüğünü, çünkü bu ilgi çekici adamın kanaatlerine itiraz edilmesinden hiç hoşlanmadığını söyledikten sonra şöyle bir dipnot düşer: "Bu bahsi ziyade kurcalamamakta isabet ettiğimi bilahare anladım; çünkü ahibbasından bazı zevattan işittiğime göre Nuri Bey vaktiyle bu taşın kenarından bir avuç toprak alarak bir bardak suya koymuş ve fenn-i musikiden Itrî derecesinde hisseyab-ı feyz olmak niyetiyle o suyu içmiş imiş!"

Söz konusu kabrin Itrî’ye ait olduğuna hiç inanmayan Rauf Yekta Bey, bir gün Üsküdarlı Hasib adlı bir müellifin Vefeyat-ı Meşahir adlı eserini musikişinas isimleri bulmak ümidiyle gözden geçirirken şöyle bir nota rastlar: "Vefat-ı Buhurcu Yakub sene 919 Edirnekapısı haricinde Hazret-i Halid’e inerken sağ tarafda sofa üzerinde örfle medfundur. ‘Hayf Buhurcu’ tarihtir."

Nuri Şeyda da bir süre sonra söz konusu mezarın Itrî’ye ait olduğu konusunda şüpheye düşecektir. Rauf Yekta Bey, artık meseleye hallolunmuş gözüyle bakmaktadır. Ne var ki, Itrî’nin biyografisi üzerinde çalıştığını bilen bir dostu bir gün bir münasebetle "Itrî’nin kabrini hâlâ bulamadınız mı?" diye sorar. "Bulamadım cevabını alınca kendisinin bulduğunu söyleyerek söz konusu kabri tarif eder. Rauf Yekta Bey, durumu izah ettiğini, bu kitabesiz kabrin Itrî’ye ait olamayacağını, esasen Buhurcu Yakup adında birine ait olan kabrin taşındaki buhurdan resminin bu adamın mesleğine işaret ettiğini uzun uzun anlatır. Dostu ısrarlıdır; kabirde Itrî’nin isminin kazılı olduğu taşı gözleriyle gördüğüne yemin eder. Bunun üzerine kalkıp Edirnekapı Mezarlığı’na giden Rauf Yekta Bey gözlerine inanamaz. Bir işgüzar sandukanın ön tarafında yeni bir taş diktirmiştir. Taşın üzerine kazdırdığı ibare şöyledir: "Tekbir-i Şerif’i, kıraat olunan vezinde besteleyen ve ilk defa memalik-i İslamiyede fenn-i musikiyi neşr ve ta’lim eden merhum ve mağfurun leh Itrî Efendi’nin kabridir. Şehitlik Bölüğü kumandanı Mustafa bin Abdülcebbar 1336."

Hayretler içinde kalan ve gayri ihtiyari "Kim etti bu kârı sana teklif?." diye söylenen Rauf Yekta Bey, ibaredeki vezin kavramının yanlışlığını ve musikinin İslâm dünyasında Itrî’den asırlarca önce var olduğunu belirttikten sonra yazısını cehalet karşısında aczini ifade ettiği cümlelerle noktalar.

Bir bölük kumandanının işgüzarlığı Rauf Yekta Bey’in ilmini bastıracak ve kabir literatürden haberi olmayanlarca sürekli yeniden keşfedilecektir. Itrî adı halk arasında da Hıdri’ye dönüşmüş, belki de birilerinin çaput maput bağladıkları "Hıdri Dede" türbesi oluvermiştir. 1990’lardaki ziyaretimde üzerinde çirkin bir yazıyla "Hıdri Dede" yazılıydı. M. Nermi Haskan’ın kitabında da o yıllarda çekilen bir fotoğraf kullanılmış.

"Itrî Yılı" vesilesiyle bu kabri yeniden keşfedecek olanlara sesleniyorum: "Itrî’nin kabri" diye bilinen mezar ve bu mezarın Itrî’ye ait olmadığı en az yüz seneden beri biliniyor. Lütfen, keşif heyecanınızı başka konulara saklayınız.

Derkenar / Tanburî Cemil Bey’in mezarı

Itrî’nin başına gelen, Tanburî Cemil Bey’in başına da gelmiştir, desem inanır mısınız? 28 Temmuz 1916 gecesi hayata gözlerini yuman ve küçük bir cemaatle Merkezefendi’de toprağa verilen Cemil Bey’in kabri yıllarca hiç ziyaret edilmediği için düzlenip kaybolmuştu. Büyük sanatkârın nereye gömüldüğünü hatırlayan tek kişi vardı: Tanburî Kadı Fuad Efendi’nin cenaze törenine katılan tanburî ve bestekâr Muhiddin Erev… Kadı Fuad Efendi, vasiyeti üzerine çok sevdiği hocası Cemil Bey’in kabrine gömülmüştü.

Muhiddin Erev, kabrin yerini Ziya Usta adında birine, o da 1959 yılında Tanburî Necdet Yaşar’a göstermiştir. Bir gün Necdet Bey ve Mehmet Güntekin’le birlikte Merkezefendi’ye gidip kabrin yerini belirlemiş, bir de röportaj gerçekleştirmiştik. Daha sonra hiç değilse Cemil Bey’in burada yattığını gösteren sembolik bir taş dikilmesini sağlamak amacıyla birkaç yazı yazdım. Kimse tınmayınca "durumdan vazife çıkaran" bir işgüzar Merkezefendi’ye Cemil Bey için son derece zevksiz bir mezar yaptırmış, taşına da Yahya Kemal’in "Kar Musikileri" şiirini kötü bir kaligrafiyle kazdırtmıştı. Yazının kötülüğü bir yana, şiirde bir yığın hata vardı.

Şükürler olsun, Zeytinburnu Belediyesi bu uyduruk mezarı kaldırdı ve Cemil Bey’in orada yattığını ziyaretçilere hatırlatmak için Yüksek Mimar Aydın Yüksel’e zarif bir mezar taşı yaptırdı. Yolunuz Merkezefendi’ye düşerse büyük sanatkâra da bir Fatiha okumayı unutmayınız lütfen.

Zaman