Muhafazakar sanat tartışmasını değerlendirdi

Fikir
İskender Pala’nın "Muhafazakâr Sanat Manifestosu" başlıklı yazısının ardından Ezel Akay, bir "şerh" metni yazarak internette yayınladı. Gündemdeki "şehir tiyatrola...
EMOJİLE

İskender Pala’nın "Muhafazakâr Sanat Manifestosu" başlıklı yazısının ardından Ezel Akay, bir "şerh" metni yazarak internette yayınladı. Gündemdeki "şehir tiyatroları" tartışmasının aksine daha verimli bir alan "muhafazakâr sanat" meselesi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Mustafa İsen’in dile getirdikleri, Yeni Şafak’ta Yusuf Kaplan’ın, Radikal’de Fatih Özgüven’in, Sabah’ta Hasan Bülent Kahraman ve Şükrü Hanioğlu’nun yazdıkları, konuya değişik açılardan bakma imkânı sundu. Ezel Akay da, tartışmanın sanatçılar arasında yapılmıyor oluşundan şikâyetçi.

Manifesto’ya yazdığınız şerhle başlayalım. Eleştirinizin motivasyonu neydi?

İskender Bey’in manifesto metnine yazdığım şey aslında bir ön kabulle yazıldı. "Muhafazakâr sanat" diye bir kavram olamaz diye düşünmüş bir insanın tepkisi. Ama ben, madem bunun bir manifestosu var, o zaman burada cesur bir sanatçı bir duruş sergilemiştir ve bize kastettiği şeyi bütün açıklığıyla anlatıyordur, diye varsaydım. Temel eleştirim de şu: Çok fazla muğlâk şey bırakarak yazılmış bir manifestodur bu. Ben de böyle bir manifestoyu, daha keskin hale getirmek gerekir diye düşündüm. Çünkü esas olarak herkes fikrini gizliyor gibi geliyor.

Niye böyle bir şey istesinler?

Bir gelenek bu. Hem İslamî kesim adına, hem milliyetçi kesim adına, hem Kemalistler adına hem devlet erbabı adına, buradaki devlet geleneğine sahip çıkanlar adına gizlemek bu toplulukların neredeyse geleneği. Ama esas olarak Türkiye’deki entelektüel dünyanın, her ülkenin kültürünün bir parçasını belirleyen fikir liderlerinin muzdarip olduğu en büyük hastalık, bazen gerçekten muğlâk düşünmek, bazen de meseleyi muğlâklaştırarak korunmak. Yoksa tabii ki bence kendileri de bunun farkındadırlar, muhafazakârlık ve sanat bir araya gelebilecek kavramlar değil. Yani elma ve armut gibi şeyler. Daha doğrusu elma kurdu ve elma gibi şeyler bunlar. Bir insan muhafazakâr olabilir ve bu insan, sanatçı da olabilir. Ama icra ettiği şeyin adı muhafazakâr sanat olmaz, sanat olur.

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde Ahmet Uluçay’la çalıştınız mesela. Ve bu tartışma içinde Uluçay, "muhafazakâr kanon" içinde sayılabilir…

Tabii, Ahmet hiçbir şekilde muhafazakâr bir insan değildi fakat inançlı bir insandı. Ama en büyük dileği Mona Lisa’nın karşısına ölmeden önce çıkıp tabloyu gözleriyle görebilmekti. Ahmet Uluçay, gerçek bir sanatçıydı. Yaptığı filmlerin bazıları, anlaşılması bile belki zor filmlerdi ama saf sanat eserleriydi. Öyle bir arzuyla öyle bir taleple yola çıkıyordu ki Ahmet, onu ancak sanat yoluyla ifade edebilirdi. Dolayısıyla sanat işinin muhafazakârlıkla hiçbir alakası yok. Kimisi fakirdir ama sanatçıdır, kimisi muhafazakârdır ama sanatçıdır, kimisi faşistin dik âlâsıdır ama sanatçıdır. İsterse sosyalist propaganda olsun, isterse milliyetçi propaganda olsun, isterse muhafazakâr propaganda olsun, onun olduğu yerde sanattan söz etmemize gerek yok. O başka bir eylem alanı. Huzur içinde propagandamızı yapalım fakat "bu sanattır" demeyelim.

İskender Pala’nın aslında muhafazakâr olmadığını yazdınız. Bu kanıya nereden vardınız?

Sanatçı çünkü. O sanat yaratırken, sanatsal eserini ortaya koyarken, eğer bir muhafazakârlık propagandası varsa aklında, eserin en kötü yerleri o propagandanın ortaya çıktığı yerlerdir. Ama şiire, kardeşliğe, şefkate ilişkin bir şeyler yazmaya başladığında biz orada muhafazakârlığın bir izini göremiyoruz. Evrensel değerleri görüyoruz. Dünyanın her yerinde kabul görebilecek, iyi ve yeni bir üslupla ifade edilmiş şeyler var onun içinde. Dolayısıyla aslında eğer muhafazakârlık İskender Bey’in sanatına da sirayet ederse, o mutsuz bir insan olur. O kadar duyarlılığı dikkate alamaz.

Bahsettiğiniz muhafazakârlık, algıları yönetmekle ilgili sanki…

Algıları yönetmeye kalkmak, siyaset yapmak demek. Hâlbuki hiçbir algıyı yönetmeye çalışmadan gerçeğe ilişkin insanlara ilham vermek bir algı yönetimi değil. Sen ilham veriyorsun. Karşındaki de özgür. O ilhamı yanlış anlama özgürlüğüne sahip. Sanatçı, sanatını da bu özgürlük ortamını içinde barındırarak yaparsa ancak ilham veriyor. Yani karşısındakini de sanatçıya dönüştürüyor. Şimdi insan yaratıcılığı harekete geçtiğinde onun ne yapacağını bilemeyiz ki, ona bir sınır koyamayız.

Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "modern" olmadığını vurgularken, onun hâlâ muhafazakâr kaldığını ve "cemaat"i için konuştuğunu söylüyor. Buradaki kaygı da bir benzeri diyebilir miyiz?

Farkında değiller ama bu, Kemalist bir ideoloji. Ve Kemalist ideoloji de yalnızca bir Kemalist ideoloji değil. Doğduğu dönemde birçok ülkede, İtalya’da, Rusya’da, Almanya’da bu ideoloji doğmuş durumda. Ben despotizmin her bireyde yaşadığını düşünüyorum. Mevlânâ’nın sözü gibi, "Eskiler gittiler, yeniler geldiler, yeni sözlerle eskiyi anlattılar". Şu anda hükümetin tavrında da hükümete bağlılık yemini etmiş sanatçıların ve entelektüellerin tavrında da, ister istemez, "her şeyi şimdi yapmayalım, halk anlamaz, bizim yapmaya çalıştığımız şey doğrudur, onlar zamanla bunu anlayacaklar" tavrı görülüyor. Bu, bütünüyle benim çocukluğumu, gençliğimi çalmış olan Kemalist ideolojinin devamı.

Siz, "muhafazakârlık" duygusunun geleneği yeniden üretirken bile daha az zanaatkâr olacağını savunuyorsunuz. Neden?

Sanatta muhafazakârlık, muhafaza etmekten gelir. Ve koruyorsan da, yeni bir şey yaptığında koruyamama tehliken var demektir. Bu riski alan insana sanatçı denir zaten. Yeni bir şey yaparak muhafaza ettiğini koruyamama korkusuna sahip insan, ancak var olanın, daha süslüsünü yapar. Bir bakırcı ustası bin yıldır yapılan şeyin mükemmelleşmiş halini bir daha yapmasıyla ünlüdür. Ama zanaatının damarına girmiş bir insanla, çok iyi bir sanatçıyı birbirinden ayırmak bazen çok zor olur. Ama bunları bir kenarda bırakalım istiyorum. Zanaattan ileri gidilmez. Amerikan sineması milyonlarca polis-aksiyon filmi üretti. Bundan elli yıl önce yapılmış filmlerle, bugün mesela John Woo’nun, yani Japonya’dan gelerek aynı muhafazakâr film üretme tekniğinin içine girmiş bir yönetmenin polis-aksiyon filmleri arasında dağlar kadar fark var. Ama zanaat açısından. Hâlâ aynı hikâye.

Meselenin bir de sosyolojik yönü var. Sanatın yıllarca Cihangir-Nişantaşı eksenine sıkıştığı ve başkalarına müsaade edilmediği yönünde eleştiriler geldi…

Bunu söyleyen insanın arkadaşları var, onlar Cihangir’de oturuyorlar, yani 20 kişi ve onlar bu insana gıcıklar. O da onlara gıcık. Ben yüzlerce kısa film seyrediyorum, içlerinden çıkan muazzam genç yönetmenler var. Bunlar Türkiye’nin her yerinden geliyor. Beni telefonla arıyor Batman’dan iki genç. Bir buçuk iki aydır, telefon ve internette onların senaryolarını geliştirmesini ve filmlerini çekmesini izliyorum. İşte bu, anlaşılmaz hale getiriyor tartışmayı. Karşı tarafın, kimse o karşı taraf, itirazlarının tamamını haklı hale getiriyor. Hatta itiraz etmemelerinin sebebini ortaya çıkarıyor. Bu sınıf çatışması, Anadolu kaplanlarında başladı. Gerçek bir sınıf çatışmasıydı onlar. "Biz de tüccarız, Koç’tur şudur budur onlar da tüccar. Niçin Koç Holding’in ürünleri Türkiye’de satılan ürünlerin yüzde 15’i, bizimkiler değil?" diye başladı. Üstelik aşağılandıklarını da düşündüler. Onların başkaldırması Türkiye’deki ekonomiyi değiştirdi. Çünkü zaten ekonominin bir tekelin elinde olması kadar kötü bir şey olamaz. Doğal bir şeydi o. Madem kapitalist ekonomi… Bu liberalizm, ANAP döneminde girdi, AK Parti dönemi de bunun daha modern bir devamı oldu. Orada rahatlıkla liberalleşebildiler. Ama aynı liberalliği asla kültürel alanda veya sosyal alanda ve siyasal alanda göstermedi devletin başına gelmiş hiç kimse.

Devlet neden sanatı desteklemek zorunda olsun ki?

Devlet, okulları destekliyor mu? Okullar devletin dediğini yapmak zorunda mı? Ben ne diyorsam onu yapacaksın gibi bir ilişki yok aralarında. Kurullar var, uzmanlar var. Devlet, devlet okullarının kâr etmesini mi istiyor? Devlet sanatsal dünyanın, kültürü çok geliştirici bir şey olduğuna ikna edilmiş durumda, halk böyle istiyor çünkü ve orada kim sanatsal bir şey üretecekse onun imkânlarını hazırlayıp arkasını dönmek zorunda. Aslında bu muhafazakârlık tartışmasının gerçek bir tartışma olmadığını, bu tartışmayı başlatanların içtenlikle açıklamaları gerekir. Bir kere içten görünmüyor. İçten görünmediği iddiası var. Önemli olan bu. Bu içten görünmeyen tartışmanın arkasında siyasi bir program varmış gibi görünüyor. Bir sanat programı değil. Yani sanatçılar arasında yapılan bir tartışma değil. Tamamen siyasetle, yani insanları yönetmekle ilgili bir proje var. Ve bu projenin bir parçası gibi görünüyor. Böyledir demiyorum, böyle görünüyor.

Bir de "elitlik" meselesi var. Yok mudur sanat çevresinde böyle elitler?

Hangi elitler?.. Talep bizden geliyor. Tiyatroları bu hale getirmeyin diyor. Önemli değil mi mesela bin kişinin bir talepte bulunması? Bunlarınki talep değil mi? Dediğim gibi, sanatçı sanatçıyı karşısına alıyor. "Günlük Müstehcen Sırlar" oyununda niçin 16+ ibaresi var? Kim koydu onu oraya? Oyunun 16+ yaşla hiç alakası yok, zerrece de müstehcenlik yok. Birisi yalan söylemiş mesela İskender Pala’ya. Elitizm konusu Türkiye için bir gerçek ama elitizmden sadece muhafazakârlar yakınmıyor. Muhafazakârlar, muhafazakâr sanatçılar, bütün sanatçılarla ortak yönlerini arayıp özgürleşmek yerine, arzu ettiklerini yapabilmek yerine, onları yok etme yönünde hareket ediyorlar. Yani öyle görünüyor, arzuları bu olmayabilir. Burası dünyanın en zengin kültürel çeşitliliğine sahip ülkelerden biri. Bunu hepimiz söylüyoruz. Mesela muhafazakâr sanatçılar bu çeşitlilik için muhafazakâr olmayan ama bu çeşitliliğe dâhil edilmesi gereken kimler için mücadele verdiler? Ben onlar için mücadele veriyorum.

Muhafazakârlar, çeşitliliğe yatırım yapmalı diyorsunuz yani…

Film festivallerine jüri olarak gittim birkaç kere. Doğal olarak da o sene yapılmış yirmi-otuz filmi oturup seyrediyorsunuz. Orada birbirinden gerçekten ahlaken, kültürel olarak çok farklı hikâyeler, çok farklı yönetmen ve oyuncular var. Birbiriyle alakası yok dünyalarının. Biri Kürtçe film yapmış, öbürü sözsüz film yapmış. Tek bir tanesine baksan beğenmeyebilirsin. Ben politikacı olsam, o yıl çıkan bütün filmlerin birer kopyasını isterdim. Ve oturup hepsini seyrederdim. İnsanlar hangi hikâyeleri dinliyorsa öyle insanlar oluyor demektir. Demek ki Türkiye, öyle bir yer, diye görme imkânı var orada. Hakikaten burun kıvırdığım birtakım filmler, hayranı olduğum birtakım filmlerle bir araya gelince ben buradaki insanları daha iyi anlıyorum. Hiçbir şey tehlikede değil. Neyin yavaş yavaş sönüp gideceği belli. Aralarından neyin, hangi sözün ortaya çıkacağı belli. Bunu izlemek zevkli. Bunu izlemek ilham verici.

Zaman