Erdoğan İslamcıları tasfiye eder mi?

Fikir
İslamcılık ve yakın tarih çalışmaları ile tanınan İsmail Küçükkılınç, son günlerde tartışma konusu olan AK Parti ve İslamcılar ilişkisini tarihi perspektifi içinde yorumladı.Küçükkılıç’ın Karar ...
EMOJİLE

İslamcılık ve yakın tarih çalışmaları ile tanınan İsmail Küçükkılınç, son günlerde tartışma konusu olan AK Parti ve İslamcılar ilişkisini tarihi perspektifi içinde yorumladı.Küçükkılıç’ın Karar gazetesindeki o yazısı…

Eskiden İslam ve Müslümanlarla derdi olan laik-Kemalist-Batıcı cenah, yerli-yersiz irtica tabirini kullanırdı. Karikatürlerle daha da korkutucu bir görünüm kazanan mürteci tipi/tipolojisi, tarifi yapılmayan, kapsamı muğlâk laikliğin amansız düşmanı olarak lanse edilirdi. Artık irtica ve mürteci tabirleri eskisi kadar sık kullanılmıyor, şimdilerde İslâm ve Müslümanlara yönelik kinin, husumetin yerini “İslamcı” tabiri almış. Kimi zaman IŞİD, hatta Paralel hainler bile “İslamcı” olarak tavsif ve takdim ediliyor. Bu koroya son günlerde AK Parti adına söz söylediği vehmedilen bazı şahıslar da dâhil oldu. İslamcılık alerjisi olanların mühim bir kısmının bu alerjilerinin kaynağı AK Parti’ye olan husumetleri, ayrıca İslamcılığı, Millî Görüş ve AK Parti ile özdeş gören önyargılarıyken şimdi AK Parti adına birilerinin İslamcılığa cephe alması akıl tutulması kabilinden bir şey addedilmelidir.

En ziyade kullanılan tabir “Siyasal İslamcı/lık”. “Siyasal İslamcılık”ın mefhum-ı muhalifi “Siyasal Olmayan İslamcılık”tır. Bu durumda İslamcılık; siyasal olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılıyor olmalıdır. “Siyasal Olmayan İslamcılık” hususunda slogana değil bir teze sahip ve bunu literatürde “Kazan İslamcılığı” şeklinde ilk olarak tesmiye eden, kullanan fakir olduğu için “Siyasal İslamcılık” tabirinin bilinçsizce kullanıldığını söyleyebiliriz.

İslamcılık; nasıl selefîlik, cihadçılık değilse Kazan İslamcılığı da Ceditçilik değildir. “Siyasal İslam” tabirini pejoratif mânâda (tahkir kastıyla) kullananlar kafa karışıklığı ve kavram kargaşasıyla malul değillerse kesinlikle kötü niyetli âdemlerdir. Hayret etmemek mümkün müdür ki aklını, beynini birilerine ipotek etmiş, eleştiri ve sorgulamayı dinin inkârı telakki etmiş, aklı hepten devre dışı bırakmış bir ekolun en sekter müntesip ve propagandisti sıfatıyla İslamcılığa tüm kinini kusan, “İslamcılık Batı’nın, özellikle İngiltere’nin Osmanlıyı yıkmak için içimize ektiği nifak tohumudur” mealinde ifadeler kullanan; geleneğe, başka kültür ve medeniyetlerden elekten geçirilmeden transfer edilen ve din kadar mühim bir mevki işgal eden kurum ve telakkilere tenkid tevcih ettiği için İslamcılığı sapıklıkla itham eden biri bile İslamcı şeklinde tavsif ve tesmiye edilip İslamcılık ve İslamcılar hakkında seviyesiz ve çirkin isnadlarda bulunuluyor. İşçilerini, fakiri ezen, sömüren, piyasa şartlarını iman esası gibi telakki eden şahısların “İslamcı işadamları”; ABD’nin veya İngiltere’nin sözünden çıkmayan rejimlerin ve devletlerin “İslamcı rejimler/devletler” olarak tanıtılması, haberleştirilmesi de cabası…

İslamcılık, siyasî mahiyeti, veçheyi haiz olsun olmasın modern bir telakki ve tavırdır; gayesi de Müslümanların İslam’la birlikte hareket edebileceğini, İslam’a istinat ederek sosyal, kültürel, hatta siyasî hayatlarını tanzim edebileceklerini ispattır. İslamcılık; şeriatçılıkla eş anlamlı olmadığı gibi selefîlik, dindarlık, muhafazakârlık, ıslahatçılık, tecdit ve ihya gibi az veya çok benzer yönlerinin bulunduğu mefhum, mülahaza ve müesseselerden de farklı, modern, yeni bir telakki, perspektif ve mefhumdur. İslam’ın sosyal-dünyevî bekasını, hayatiyetini mesele edinen kontra bir harekettir. Ayakları yere basar, geleneğin yüceliğine istinat ederek mevcut vaziyetin perişanlığını inkâra kalkışmaz. Modern çağdaki değişimin yıkıcılığına, tüketiciliğine geleneksel çare ve çözüm usulleriyle cevap verilemeyeceğini kabul eder. İslam’ın sadece ahrete yönelik bir din olmadığını, bilakis “dünya dini” olduğunu, kıyamete kadar da bu vasfıyla var olacağını merkeze alır. İslam’ın dünya dini olduğuna inanan ancak geleneğin “şeklen” bugün de aynen carî ve mer’î (geçerli) olduğunu iddia eden “Şeriatçı katılığı”nın bugünün şartlarıyla uzlaşamayacağını, bugüne dair makul teklif sunamayacağını da bilir ve bu zihniyetle hesaplaşır. Hâsılı İslamcılık, ağzı olanın konuşacağı, her önüne gelenin kaba-küstah-çirkin-seviyesiz tavsif ve hitapla bahsedeceği, yok olmasını, onu savunanların tasfiye edilmesini teklif edeceği bir şey değildir. 

İslamcılık, dertli Müslümanların İslam’ın sosyal hayata dair hüküm ve kurallarını bugünün dünyasına başka bir “form”la izah etme çabasıdır. Modern dünyanın, modern meselelerinin tevlit ettiği yeni ve farklı bir çare, uyanış ve ıslah hareketi ve telakkisidir. Geçmiş ıslahat telakkisi ve içtihad usulüyle halledilemeyecek, eskisiyle kıyası kabil olmayan, hatta öldürücü olabilecek kadar tehlikeli yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ve buna uygun hareket etmemiz gerektiğini beka meselesi olarak kabul eden bir yaklaşımın adıdır İslamcılık. İslamcılık hangi noktadan ele alınırsa alınsın “modern” bir olgudur ve modern problemlerin icbar ettiği bir harekettir. Elbette İslamcılık, geleneğe ve bazı geleneksel kurumlara bir kısmı sert tenkidler yöneltmektedir. Ancak gelenek tenkidinin birçoğunu da yine gelenekten tevarüs etmekte, devşirmektedir. İslam coğrafyasının kahir ekseriyetinin halen geri, işgal, sömürge ya da nüfuz altında olduğu düşünülürse bu duruma düşmenin yegane sebebi olarak değilse bile “günah keçisi” olarak geleneğin tenkide tabi tutulmasını da tabii karşılamak gerekir.

İslamcılık, İslam’ın salt siyasî veçhesini öne çıkarma davası değildir, hatta İttihad-ı İslam da değildir. Bir İslamcı, İttihad-ı İslam’ı kimi zaman konjonktür müsait olmadığı için terviç edemeyebilir ama o, İslam’a istinat etmeyi hayatî bir mesele telakki etmekten de hiçbir şart altında vazgeçmez. İttihad-ı İslam, İslam memleketlerinin birliğini, birlikteliğini, dayanışmasını ve müşterek bir tavrı esas alır. İslamcılık ise modern çağın şartlarını-siyasî saha dahil- ve gelecek projeksiyonunu dikkate alır. İslamcılık, Batı’nın teknolojisinin, biliminin köklerini inkâr etmez, ancak onun bir realite olduğuna da gözlerini kapamaz; veba, kolera gibi salgınların Avrupa’da daha yaygın olsa da “modern devir”de İslam âlemindeki trahomlu, frengili insanların Avrupa’ya nazaran çokluğunu kelime oyunlarıyla, geleneğe imanla izah etmeye çalışmaz. Modern dönemde İslam memleketlerinin yakılmasının, yağmalanmasının tek suçlusu olarak Avrupa ve Hıristiyanları görmez. Bunda Müslümanların ve onların Kur’an, hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf anlayışlarının da ciddi katkısı olduğunu itiraf eder.

İslamcılık, tek tip olmadığı gibi farklı coğrafyalarda farklı görünümler de kazanabilmektedir. Ancak bunlardan bir tek Kazan İslamcılığı siyasî değildir ve mevcut-yerleşik rejimi, nizamı hedef almaz. Çünkü Rus denizinde bir ada olan Kazan Tatar Müslümanlarının Rus Çarlığını yıkmayı ya da ondan ayrılmayı içlerinden geçirseler bile bunu dillendirmeleri, buna yönelik bir teori inşa edip pratik geliştirmeleri mümkün değildi. Tüm bunlara rağmen yine de bazı Kazan İslamcıları, İttihad-ı İslamcılık ve İttihadçılıkla itham, tevkif ve mahkûm edilmişlerdir.

Osmanlı-Türk İslamcılığında devletin bekası için rejim muhalifliği (saltanat yerine meşrutiyeti savunmak), Sömürge toprakları İslamcılığında ise işgalci emperyalistlere karşı cihad, haliyle yabancı-Avrupa düşmanlığı barizdi. Gelenek eleştirisi ise daha ziyade Kazan İslamcılığında ve Sömürge Toprakları İslamcılığında bariz ve baskındı. Osmanlı-Türk İslamcılığında Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi isimler her ne kadar Tanzimat eleştirisi yaparken Avrupa-Batı inanç ve düşüncesine de tenkid tevcih etmişler, kukla, yabancı-Batı hayranı, aşağılık kompleksine sahip bürokratları dile dolamışlarsa da, ilginçtir gelenek eleştirisi yapmamışlardı. Yani rejime muhalif Yeni Osmanlı İslamcılığı, geleneğe saygılı, hatta biraz da gelenekten beslenen bir mahiyetteydi. Ali Suavî’nin gelenek eleştirisi ise çok yoğun değildi. Ancak İttihadçı İslamcılığında Mehmed Akif, Hüseyin Kazım Kadri ve Said Halim Paşa gibi isimler o da dar bir çerçevede gelenek tenkidi yapmışlar, az da olsa Cumhuriyet İslamcılığına tesirde bulunmuşlardır. Hâsılı Osmanlı-Türk İslamcılığı esasen devletin bekasını, Sömürge Toprakları İslamcılığı yabancı işgalinden kurtulmayı, Kazan İslamcılığı ise Tatar kimliğinin muhafazasını (Müslüman kalmayı) istihdaf ediyordu. Her üç İslamcılık türü de hürmete layıktır. Ancak İslam coğrafyasının kahir ekseriyeti sömürge-işgal altında olduğundan travma buralarda daha sert hissedilmiş, böylelikle içe dönük tartışma ve gelenek eleştirisi daha yoğun yapılmıştır. Kazan İslamcılığında içe dönük, gelenek eleştirisinde rejimi hedef alan siyasî bir yön bulunmamakta ama Sömürge Toprakları İslamcılığında gelenek eleştirisi siyasî tavırla birlikte görülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde ise İslamcılık, uzun müddet varlığını hissettirememiş, yeniden sahneye çıkmaya başladığında da kendisini Osmanlı (Yeni Osmanlı ve İttihadçı) İslamcılığından kökleri koparılmış bir halde bulmuştur. Tek-Parti Kemalist rejiminin İslam’a yönelik tavrının hayli sert olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Marksist Sovyet Rejimi’nin tamamen nefessiz bıraktığı Kazan İslamcılığı gibi tarihe karışmamışsa da Laik-Kemalist Tek-Parti rejiminin de İslamcılığı yok olmaya bedel bir hale getirdiği de izahtan varestedir. İşte Türkiye’de hayli geç bir tarihte biraz da tercüme eserlerin tesiriyle hem rejime muhalif hem de içe dönük gelenek eleştirisi yapan bir İslamcılık oluşmaya başlamış ama geniş bir taban bulamamıştır.

Gelenek tenkidi ister istemez hem tarikatleri hem de cemaatleri hedef tahtasına koymayı gerektirdiğinden İslamcılar, kısa sürede içinden çıktıkları İslamî camia ile de adeta hasım hale gelmişlerdir. Gelenek tenkidine bu kabil yapıların verdiği cevap “zındık”, “mezhepsiz” ve buna mümasil şeyler olmuştur. Ancak Kazan’da İslamcıları, Kadimci olarak bilinen katı tasavvuf-tarikat mensupları Rus Çarlık yetkililerine “İttihad-ı İslamcı”, “İttihadçı” diye ihbar ederken, Türkiye’de birkaç sağcı haricinde ihbar zebunküşlüğünde bulunan pek olmamıştır.

Türkiye’de İslamcılık, aslında ciddî entelektüel açılım ve atılım yapma potansiyeline sahip tek harekettir. Çünkü soyutlama ve üst-dil kullanma imkânları daha çoktur. Bir tarikat, cemaat veya mezhebin ya da etnik bir unsurun dar kalıplarına irca edilemeyecek bir mahiyeti haizdir. İslam’ın ve Müslümanların modern problemleri benzer ya da aynı olduğu için aynı anda birçok ülkeyle senkronik olarak hareket kabiliyetine, tecrübeleri kolaylıkla içselleştirebilme özelliğine de sahiptir. İslamcılar, usul ve üsluba dikkat etmek kaydıyla kendilerinin de mensup olduğu dindar camia başta çok geniş bir çevreye ulaşma potansiyeline sahiptirler.

İslamcılık, uzun müddettir müstakil bir alternatif olarak sahnede görünmüyor. Şu an için AK Parti’ye eklemlenmiş bir görünüm arz ediyorsa da, bu demek değildir ki İslamcılık, AK Parti ile özdeş hale gelmiştir. Çünkü İslamcılık bahsettiğimiz üç çeşidinde de görüldüğü üzere itiraz, tenkid ve mücadele ile temayüz ve tebellür etmiş bir telakkidir. Daha doğrusu İslamcılığın hem mevcudiyeti hem de hayatiyeti itiraz ve tenkidle mümkün ve izah edilebilirdir. Gelenek ve modern arasındaki tezadın, hatta mübarezenin telif ya da izalesi için de ciddî bir entelektüel çaba ve okuma ameliyesi şart olduğundan İslamcılığın itiraz, tenkid ve mücadele kültüründe bir entelektüel seviye ve müktesebatın da mevcut olduğunu kabul etmek doğru olacaktır. İslamcılık, esasında entelektüel bir çabadır. İslâm’ın her çağ ve coğrafyada carî olacağını ispat gayesidir. Bu sebeple İslamcı siyaset halkta geniş bir taban bulamaz. Bunun içindir ki İslamcılık kendisine yakın unsurlarla ittifak yapmak, ittifak yaptığı unsurları etkilemek mecburiyetindedir. Aksi halde salon hareketi (dergi, kitap, konferans hareketi) olarak kalmaya mahkûm olur. Tüm Müslümanların İslamcılığın hedef kitlesi olmasıyla İslamcılığın geniş bir taban bulamaması izahı müşkil bir problem de değildir.

Millî Görüş nasıl bir şehirli-esnaf hareketi olarak doğmuşsa, İslamcılık da her coğrafyada entelektüel bir hareket olarak doğmuştur. Osmanlı-Türk İslamcıları Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Mehmed Akid, Hüseyin Kazım Kadri, Said Halim Paşa; Sömürge Toprakları İslamcılığında Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh; Kazan İslamcılığında Bubi kardeşler, Rızaeddin b.Fahreddin, Musa Carullah gibi isimler tenkidçi ve mücadeleci veçheleriyle ve ilmî-entelektüel çaplarıyla temayüz etmişlerdir.  Bu tecrübeye ıttıla kesbetttiği muhakkak olan Erdoğan da, çeşitli fraksiyonlarıyla eski İslamcıların çoğunu bir şekilde kendi hareketine dâhil etme zarureti hissetmiştir. İslamcılar da hem Erdoğan’ı kendilerine yakın buldukları, hem de kendi teklif ve söylemlerinin eski haliyle taban bulamayacağını tespit ve kabul, daha geniş bir hareket içinde ama o hareketi de etkileyerek bir hizmet ifa edeceklerini mülahaza ettikleri için bu davete icabet ettiler.

Hiçbir tarikat, cemaat veya gruba mensup olmayan, 16 Nisan referandumu dâhil tüm seçimlerinde tercihini Sn. Erdoğan’dan yana kullanmış biri olarak söylüyorum: AK Parti’de ne İslamcı ne de şeriatçı bir çoğunluk mevcut. Çok ağır olacak ama dindar bir tabanın da hâkim olduğunu iddia etmek çok kolay değil. Şayet dindarlığın ölçütünün günde 5 vakit namaz kılmak gibi ibadetler olduğunu kabul edersek çoğunluğun dindar olmadığı bile söylenebilir. Ancak İslam’a bağlılık ve hürmet Türk Milleti’nin mütemayiz vasfıdır ve bu bile başlı başına bir şeref ve nimettir. Kanaatimizce AK Parti seçmenini ve tabanını en iyi ifade eden olgu “muhafazakârlık temelli milliyetçilik” olmalıdır.

Yeni Osmanlı İslamcılığını bir başlangıç kabul etsek bile bizde dinî gelenek eleştirisinin yaygın olmadığı izahtan varestedir. Ancak rejim ve iktidar eleştirisinin nispeten eski ve kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz. Abdülhamid’in, İslamcılık siyaseti tatbik ederken, entelektüel İslamcılık hareketi olan Yeni Osmanlıları tasfiye etmesi, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi isimlerin sürgün memuriyet yerlerinde vefat etmeleri manidardır.

İslamcılık telakkisine sahip çıkacak, bunu geliştirecek olanların çok kısa sürede yetişemediği ve bir gelenek oluşturamadığı acı bir gerçek ve tecrübedir. İslamcıların, İslamcılığın Müslümanlara can verecek kıymet ve kuvvetinin hakkını veremediği de bir gerçek ve İslamcılığın bu topraklarda bir geçmişine rağmen geleneksel bir sürekliliğe sahip olmadığı da muhakkaksa da yine de entelektüel vasfı ve müktesebatı en fazla olan İslamî telakki, İslamcılıktır.

Gelelim sadede, yani AK Parti içindeki bazı tetikçilere… Kadınlı-erkekli bir tetikçi güruhu, zaman zaman bazı isimleri vesile ederek İslamcılık aleyhinde ahkâm kesiyor. Bunlar esas olarak iki çeşit. Bir kesimi bu camiaya başka yerden gelen ya da harekete geç katılan insanlar. İçlerinde liberali var, solcusu var, ulusalcısı var. Bunlar harekete mideleriyle bağlı. Bir tehlike halinde gemiyi ilk terk edecekler de bunlar. Bir de geleneksel, katı telakkilere sahip cemaat ya da tarikat mensupları var. Bu her iki güruh için de İslamcılık cidden tehlike. Ancak bunların unuttuğu şey şu: Erdoğan hem İslamcılığı merkeze değilse bile dikkate alan bir hareket içinde yetişmiş hem de zaman içinde İslamcılığa ve İslamcılara az da olsa yaklaşmış, entelektüel birikimin en fazla bunlarda (ve eski İslamcılarda) olduğunu müşahede etmiş, modern meselelere en münasip değilse bile en makul teklifin bunlardan geldiğini görmüştür. Basiretli bir siyaset adamının bunların muhalefete geçerlerse ziyadesiyle yıkıcı olabileceklerini tespit ya da tahmin etmemesi mümkün değildir. Sosyal tabanı bulunmayan ama entelektüel kalibresi nispeten yüksek bir ekipten mürekkep Numan Kurtulmuş hareketi aslında biraz da bu basiretin tezahürü ve neticesi olarak sahneden silinmiştir. Sn. Erdoğan, bugün AK Parti içinde bakan veya milletvekili olarak yer alan ve bir kısmını bizim de tanıdığımız İslamcılarla tetikçi-troller arasında bir tercihte kalmayı kesinlikle zul addeder. Ayrıca 15 Temmuz hain ve mel’un darbe teşebbüsünde ilk meydana çıkanların Beyazıt Meydanı’nda “Kahrolsun İsrail!” diye hançeresini yırtarcasına slogan atan İslamcılar olduğunu da herkesten ve hepimizden daha iyi biliyor. Her siyasî iktidarın kullandığı alet ve organ hükmünde kişiler olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Bunları fazla önemsememek iktiza eder.

Netice ve hadise şu: Erdoğan geniş bir dindar koalisyonun üzerinde ittifak ettiği liderliği tartışmasız biridir. Erdoğan kime nasıl davranacağını, nasıl kıymet vereceğini çok iyi bilir. Ancak o bir siyasetçi ve müdebbir ve basiretli her siyasetçi gibi idare sanatını mahirane tatbik mecburiyetindedir.