Felsefe bilgi edinme aracı değildir

İslam
Ankara İlahiyat’ta yakışıklı saçları ile gerçek bir filozof görünümündeki bir arkadaşımız sataşmasaydı bu konuya dönmeyecektim. Çünkü baştan itiraf ettim. Ben ne eğitimciyim ne de felsefeciyim. ...
EMOJİLE

Ankara İlahiyat’ta yakışıklı saçları ile gerçek bir filozof görünümündeki bir arkadaşımız sataşmasaydı bu konuya dönmeyecektim. Çünkü baştan itiraf ettim. Ben ne eğitimciyim ne de felsefeciyim. Bu konularda işin erbabıyla aşık atamam. Ama kötü de olsam bir felsefe okuyucusuyum ve felsefeden ne anladığınıza bağlı olarak felsefenin gereği tartışılamaz dedim.

Böyle olunca uzun yıllar önce yazdığım ve Düşünerek İnanmak adlı kitabıma da koyduğum bir yazımı bazı tasarruflarla tekrar yayımlamak lüzumu hissettim.

İşte o yazım:

Bizim gençlik yıllarımız Rahmetli Necip Fazıl’ın etkisinde geçti.

Yeterli bilgisi olmayan insan, değer verdiğini peygamber gibi görür.

Felsefe hakkında onun şu anlamdaki sözlerinin bizde yıllar süren etkisi oldu:

‘Felsefe; hak bildiğini hakta değil batılda, tek bildiğini tekte değil çokta aramanın sanatıdır’.

‘Felsefe; uzay kadar büyük bir çuval… İçi ceviz dolu… Hepsi çürük, sadece bir tanesi sağlam… Felsefeci; sağlam cevizi almak için, görmeden elini çuvala sokan adam… O sağlam cevizi bulabilmesi ne kadar muhal ise, felsefecinin gerçeğe isabet etmesi de o kadar muhal’.

Bu sloganlar her türlü ikna metodundan daha etkili bir anlatım biçimiydi ve bizim o zamanlar felsefeye karşı olmamız için yetiyordu. Felsefenin inançsızlığa götürdüğünü kabul ediyorduk, felsefecilerin hep ateist olduklarını düşünüyorduk. Akıl dışında bir rehber tanımadıklarını sanıyorduk.

Oysa filozoflardan da akla güvenilemeyeceğini söyleyenler ve Bergson gibi: ‘Aklın son merhalesi kendi kendini inkâr etmektir’ diyenler vardı.

Gazalî’yi doğal olarak kendimizin sayıyorduk. Onun felsefecilere karşı ‘Felsefecilerin Tutarsızlığı’nı yazdığını ve felasifeyi tekfir ettiğini biliyorduk.

Oysa Gazali de, Necip Fazıl da bu reddedişlerini yine felsefe ile yapıyorlardı, bunu sonradan anladık.

Ama onlar bir bakıma felsefeyi aşmış ve onun bir gaye olmadığını kavramışlardı. Yani felsefenin de felsefesini yapmışlardı.

(Şimdilerde vahiden çok felsefeyi savunma refleksi gösterenlerin bu tavrı onu bir gaye olarak görme yanılgısından kaynaklanıyor olabilir).

Doğrusu akıl ya da bilim (pozitif düşünce), bilgi elde etmenin tek yolu olamaz ama bilgi elde etmedeki yerleri de inkâr edilemez. Ve felsefe akla teslim olmanın değil, hikmeti aramanın, düşünmenin ve varlığı anlama çabasının adı olursa İslam bunun Yunan kaynaklıdır diye ismine takılmaz?

Felsefe aslında hikmetin izini sürer, böyle olmalıdır. Hikmet ise kaynağı vahiy olan bilgidir. Müminin yitiğidir.

Kurânı Kerim inananlardan şunları da ister:

Tefekkür, teemmül, tedebbür, akletme, tezekkür, nazar, tefakkuh…

Bunun anlamı şudur: Ey, mutlak anlamda felsefeye karşı olan müslüman! Bırak o halde felsefeyi de sen, kitabının sana emrettiği bu eylemleri yerine getir, bakalım bunu nasıl başaracaksın?

Bilmelisin ki, bunların her biri Kurân’ın emrettiği hususlardır ve mümin bunları yerine getirmek zorundadır. Ve bir mefhum ne kadar çok kavramla anlatılıyorsa o kadar derinliği ve farklı boyutu var demektir.

Mesela

Fehm, mutlak anlamanın adıdır,

Tefekkür, delillerden hareketle, imgesi hayale getirilebilecek şeyler konusunda düşünmedir,

Tedebbür, işin sonucunu hesaba katarak düşünmedir,

Teemmül, çok ince detaylarla ve uzun uzun, sabırla düşünmedir,

Tezekkür, bilinenlerin hatırlanması, yâd edilmesi biçimindeki düşünmedir,

Tefakkuh, kelamın maksadını kavrama çabasıdır,

Akletme, eşya ve olaylar arasında alaka kurabilme ve doğruyu yanlıştan ayırabilme tarzında bir düşünmedir.

Nazar, bir şeyin hem basar (göz) hem de basiretle incelenmesidir.

Tevessüm, visamları, yani işaretleri, imgeleri okuyabilme yeteneğidir

İstinbat, çok derinlerdeki sızıntı anlamları dahi çıkarabilme gücüdür. (Nabat, Arapçada kuyu açılırken görülen ilk yaşlıktır)

Bunların hemen hepsi Kuranı Kerim’de (tefa’ul) kalıbında kullanılır. Bu kalıp, yapılan işin uzun çaba isteyen zor bir iş olduğuna da işaret eder.

Müslümanlar bütün bu zihinsel faaliyetleri yürütmek zorundadırlar. Bu Allah’ın emridir. Bunun adına felsefe denmesi onu gocundurmaz.

Yazının devamını okumak için tıklayınız…

Yeni Şafak