Filmler

Festivalde Hangi Filmi Seyretmeli?

Festival deyince aklıma ilk gelen şey hep Emek. Baştan alalım: İstanbul Film Festivali denince aklıma ilk gelen şey hep Emek Sineması. Nasılsa Emek Sineması ve İstanbul Film Festivali özdeşleşmiş zihnimde…

Festivalde Hangi Filmi Seyretmeli?

Festival deyince aklıma ilk gelen şey hep Emek. Baştan alalım: İstanbul Film Festivali denince aklıma ilk gelen şey hep Emek Sineması. Nasılsa Emek Sineması ve İstanbul Film Festivali özdeşleşmiş zihnimde. Oysa festivalin ilk yılında Emek Sineması yoktu. Yani Emek elbette vardı ama festivalle bir alakası yoktu. Topu topu 6 filmin gösterildiği ve bugün İstanbul Film Festivali’nin başlangıcı olarak kabul edilen ilk Sinema Günleri aslında 10. İstanbul Festivali’nin bünyesinde yer alan küçük bir köşeydi. O zaman adı Sinema Günleri bile değildi hatta. Bir yıl sonra kondu bu isim. 1982 yazında “Sanatlar ve Sinema” başlığı altında düzenlenmişti ve bir haftalık bir etkinlik olarak planlanmıştı. Ama ilgi o kadar büyük oldu ki, ertesi yıl 36 filmin gösterildiği ve tam bir ay süren bir buluşmaya dönüştü. Emek de ondan sonra girdi devreye.

31 yıllık tarihinde İstanbul Film Festivali’nin kültür sanat hayatımıza en büyük katkısını Nuri Bilge Ceylan’ın sözlerinde bulabiliriz herhalde. Bu yıl festivalin uluslararası yarışma jürisine başkanlık edecek olan Ceylan “Ben İstanbul Film Festivali okulundan mezun oldum” demişti bir söyleşisinde ve onun gibi nice mezun verdi festival. Bugün adını uluslararası arenada duyuran ve Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz, Ümit Ünal, Reha Erdem, Kutluğ Ataman gibi isimlerin de aralarında bulunduğu birçok usta sinemacı ilk gençlik yıllarında İstanbul Film Festivali’nin sadık izleyicileriydiler. Sadece film izleyerek yönetmen olunmaz elbette ama işte festival sadece film izlenen bir yer değildi; filmlerle yatılıp kalkılan, film konuşulan, tartışılan hatta kavga edilen bir yerdi. İnsanlar günler boyunca sinemayla nefes alıp verirdi festivalde. Yıllarca filmlerini izlediği bir yönetmenle sohbet etmek ya da yıllardır gösterimde olmayan bir klasiği izlemek gibi benzersiz sürprizleri olurdu festivalin. Bu satırları okuyup da “artık olmuyor mu?” diye bir düşünce gelmesin aklınıza, hala oluyor ve olacak da, ama festivalin mezunlar verdiği yıllarda havası daha bir değişikti sanki. Hele Emek Sineması’nda yapılan açılış, kapanış törenleri ve gösterimler bir başka oluyordu. Benimki basit bir nostalji değil elbette, kültürel miras dediğiniz şey tam da bu aslında. Yıllarca Emek Sineması ile özdeşleşmiş bir etkinlik artık Emek Sineması’nın olmadığı bir şehirde yapılmaya başlandıysa kaybınız büyük oluyor ne yazık ki. Zamana karşı koymak yeterince zorken, böylesi kayıplarla baş etmek daha da fena koyuyor insana. Kusura bakmayın.

Ruhumuzu daha fazla karartmayalım da bari, bu yılın festivaline odaklanalım. 31. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nin programında 220’ye yakın film var. Doğrusunu isterseniz saymaya üşendim, ama sonra İKSV’den arkadaşlarım Kerem Ayan’ın ve Ayşe Bulutgil’in de üşendiğini öğrenince rahatladım. Sonuçta kaç film olduğu değil, sizin kaç film izleyeceğiniz daha önemli herhalde. Tüm filmleri izlemek de mümkün olmadığına göre (mümkün mü yoksa ?) toplam sayının hiç bir manası kalmıyor. Bununla birlikte seçim yapmak ayrıca önem kazanıyor. Hele de bu kadar çok film varken.

Sırayla gidecek olursak, önce uluslararası yarışma filmleri… 11 filmin Altın Lale için yarıştığı bu bölümde Oscar’dan da aklımızda kalan Albert Nobbs ve Andrea Arnold imzalı Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) var ama bu filmlere ulaşmak nispeten kolay. Oysa örneğin Joachim Trier’nin Oslo, 31 Ağustos (Oslo, August 31) adlı son filmini bir daha nerede göreceğiz. Aynı şey İranlı sinemacı Amir Nadir’in filmi Cut ve Alman sinemacı Christian Schwochow’un filmi Kabuktaki Çatlaklar (Die Unsichtbare) için de geçerli. Uluslararası Yarışma bölümünden benim ilk tercihlerim bu üç film sizin anlayacağınız.

“Sinemada İnsan Haklar”ı bölümü festivalin en çok ilgiyi hak eden bölümlerinden bana sorarsanız. İnsan hakları konusunda bir hayli sabıkalı bir ülkenin evlatları olduğumuzu unutmayalım ve bu bölümde gösterilen 10 film arasından da mümkün olduğunca çok film seçmeye çalışalım. Özcan Alper’in Gelecek Uzun Sürer filmini zaten gördüğünüzü varsayıyor ve size öncelikle kolay kolay benzerini bulamayacağınız bir animasyon olan Crulic – Öteki Tarafa Yolculuk (Crulic – Drumul Spre Dincolo)adlı filmi tavsiye ediyorum. Sadece birkaç dakikalık bir bölümünü izledim ama doğrusu çok merak ediyorum bu bol ödüllü Rumen filmini. Ayrıca Roschy Zem’in Ömer Beni Öldürmek (Omar M’a Tuer) ve Bence Fliegauf’un Berlin’de Jüri Büyük Ödülü’nü alan Sadece Rüzgar (Csak A Szel) adlı filmleri de listemde.

Ulusal Yarışma filmleri arasında bir tercih yapmak hiç içimden gelmiyor doğrusu. İstanbul Film Festivali’ne kabul edilen her filmi izlemek gerektiğini düşünüyorum açıkçası. Özellikle merak ettiklerim var elbette, örneğin Belmin Söylemez’in ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Şimdiki Zaman ve Orhan Eskiköy – Zeynel Doğan ikilisinin çektiği Babamın Sesi gibi. Ama yarışmadaki 12 filmi ve yarışma dışı gösterilen 12’si belgesel toplam 27 filmi (vizyonda izlediklerinizi hariç tutunuz elbette) yakın takibe almanızı öneririm. Hepsini izlemenize imkan yok biliyorum, ama kriterleriniz doğrultusunda mutlaka en az 5 filmlik bir liste oluşturun kendinize.

Bu yıla özgü bir bölüm olan “Sinema ve Müzik”te İKSV’nin 40. Yılı şerefine gösterilen 5 film var ki, eğer izlemediyseniz (ben Emek Sineması’nda defalarca izlemiştim) Duvar’ı (Pink Floyd The Wall) kesinlikle kaçırmayın derim.

“Yıllara Meydan Okuyanlar” bölümü usta yönetmenelrin bölümüdür ve çoğu zaman en iyi filmler burada karşımıza çıkar. Ben bu yılki seçkiden özellikle favori yönetmenlerimden Werner Herzog’un son filmi Uçuruma Doğru’yu (Into The Abyss) kaçırmak niyetinde değilim, size de tavsiye derim. Herzog her filmiyle aklınızı allak bullak eden ve sinema algınızı, anlayışınızı yeniden sorgulamanızı (belki de değiştirmenizi)sağlayan bir yönetmen. Ayrıca Alexander Sokurov’un Berlin’de Altın Aslan alan son filmi Faust sanıyorum hemen herkesin “gidilmesi gereken filmler” listesinde yer alıyor. Yani gidilmezse ayıp olur. Sokurov tüm şöhretine rağmen vizyonda da çok şans bulamadığı için festivalde görmek gerek bence. Meksikalı büyük usta Arturo Ripstein’ın Gönül Laf Dinlemez (Las Razones Del Corazon) ve İtalyan sinemasının yaşayan en önemli yönetmenlerinden Ermanno Olmi’nin Kilisedeki Gecekondu (Il Villagio Di Cartone) adlı filmleri de muhakkak ajandanızda yer alsın derim.

“Akbank Galaları” festivalin en çok ilgi çekeceği düşünülen filmlerinin yer aldığı bölüm malum. Bu filmlerin büyük çoğunluğu önümüzdeki dönemde ticari vizyona da çıkacağı miçin kaçırırsanız ya da bilet bulamazsanız çok üzülmeyin derim. Yine de kendi adıma Martin Scorsese’nin George Harrison belgeseli Fani Dünyaya Karşı (George Harrison: Living In The Material World) ve Cannes’da Jüri Özel Ödülü alan Polis (Polisse) 9 filmlik bu seçkide benim özellikle dikkatimi çeken yapımlar.

“Dünya Festivallerinden” bölümünde bu yıl 25 film yer alıyor ve bunlardan biri şimdiden fena halde popüler oldu: Detachment. Çok ilgi olduğu için ek seans konan Kopma (Detachment) zamanında American History X ile çokça ses getiren Tony Kaye’in imzasını taşıyor ama bana sorarsanız (Tony Kaye duymasın) o kadar da özel bir film değil. Öte yandan Kinatay adlı filmini çok beğendiğim Brillante Mendoza’nın yeni filmi Tutsak (Captive) ve Berlin’de Christian Petzold’a En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Barbara özellikle dikkatimi çeken filmler oldu. Ayrıca Norveç yapımı Şeytan Adasının Kralı (Kongen Av Bastoy) ve Andreas Dresen imzalı doğaçlama çekilen Alman filmi Yarı Yolda (Halt Auf Freier Stercke) listemdeki diğer filmler.

 

14 filmin yer aldığı “Genç Ustalar” bölümü festivalin keşif yapacağınız bölümüdür. Genellikle ilk ya da ikinci filmini çeken yönetmenlere ayrılmış bu bölümde benim tavsiyem filmlerin aldığı ödüllere göre kendinize bir seçki yapmanızdır. Örneğin ben adını çok işittiğim ama bir türlü izleyemediğim Akasyalar (Las Acacias) adlı filmi görmek niyetindeyim. Ayrıca Karl Markovics imzalı Nefes (Atmen) ve Adrian Sitaru imzalı İyi Niyetler (Din Dragoste CuCele Mai Bune İntentii) zar atacağım diğer filmler olacak. Tabii aklımın kaldığı Tanrının Kuzusu (Behold The Lamb) adlı filme de gidebilirim, vakit bulursam.

“NTV Belgesel Kuşağı” son yıllarda bir şekilde tüm filmlerini görmeye çalıştığım tek bölüm. Festivalde kaçırdıklarımı da sonradan bulup izliyorum mutlaka. Bu yıl da yine biribirnden ilginç belgeseller var. Keşke fırsatınız olsa da hepsini izleyebilseniz dedikten sonra kesinlikle kaçırmamanız gerektiğine inandığım bir kaç filmi sıralalayım. Fernando Solanas’ın Başkaldıran Toprak 1 ve 2, Kim Ki-duk’un Arirang filmleri bu kategoride bence. Ayrıca Mika Kaurismaki’nin Miriam Makeba’yı anlattığı Afrika Ana (Mama Africa) ve Michael Radford’un Michel Petrucciani adlı filmleri de müzik belgesellerine meraklı olanlar için elzem bence.

“Mayınlı Bölge” filmleri arasında ilk dikkatimi çeken Bruno Dumont imzalı Şeytanın Ötesinde (Hors Satan) oldu elbette. Elbette diyorum zira L’Humanite’nin yönetmeni Dumont bir süredir yakından takip etmeye çalıştığım bir sinemacı. Markuz Schleinzer’in izlenmesi ve hazmı zor filmi Michael bu seçkide dikkatimi çeken bir diğer yapım. Ama baştan anlaşalım, izledikten sonra ruhunuz sıkışırsa bana beddua etmek yok.

“Hayatı hafife alan, eğlendirirken düşündüren, mizaha ve dünyaya beklenmedik, benzersiz açılardan bakan olağanüstü filmler” diyor festival kitapçığında “Antidepresan” bölümünde yer alan filmler için. Açıkçası benim isteksizce gittiğim ama her seferinde “iyi ki gitmişim” dediğim filmlerdir bunlar. Bir anlamda en güzel sürprizler de buradan çıkar. Venedik Film Festivali’nin kapanışını yapan Sıkıntılı Hanımlar (Damsels In Distress) ve Ole Endressen imzalı Norveç yapımı Körling Kralı (Kong Curling) ilginç filmler gibi duruyor ama galiba benim favorim bir belgesel olan Meryem Ana, Kıptiler ve Ben (La Vierge, Les Coptes et Moi).

Festival kitapçığında dikkatimi çeken bölümlerden biri de “Aile İçinde” oldu. Ama tamamen yanlış bir sebeple. Şöyle ki, hemen her bölüm için ayrıntılı açıklamalar yapılmışken Aile İçinde bölümü için hiç bir açıklama yapılmamış. Neden acaba? Bu meseleyi merak etmekle birlikte bu bölümde yer alan filmlerin aile içi sorunları işlediğini düşünüyor ve öncelikle Cannes’da En İyi Senaryo ödülü alan İsrail yapımı Dipnot’u (Hearat Shulayim) listenize almanızı öneriyorum. Mika Kaurismaki’nin Karamazov Kardeşler esinli Erkek Kardeşler (Veljekset) adlı filmi de yine dikkat çeken bir başka film. Bu yıl iki filmle festivalde yer alan Kaurismaki’nin bu filmi doğaçlama tekniğiyle çekilmiş ve büyük ölçüde oyuncuların performaslarına dayanıyor.

5 filmin yer aldığı Canlandırma Sineması bölümünde benim özellikle ilgimi çeken Michel Ocelot imzalı Gece Masalları (Les Contes de la Nuit) oldu. 3 boyutlu gözlüklerle izleyeceğimiz film Berlin’de yarışmaya kabul edilen ilk 3 boyutlu animasyon. Animasyon dünyasında bir efsane olarak görülen Michel Ocelot’nun filmi mutlaka görülmesi gerekenler arasında bence. Ayrıca Mutluluğa Boya Beni (Le Tableau) adlı fransız yapımı animasyon da türün meraklılarına önerebileceğim bir diğer film.

Çocuk Mönüsü bölümü bu yıl Hollanda filmlerine ayrılmış. Neden Hollanda derseniz, çünkü bu yıl Hollanda ile Türkiye’nin diplomatik ilişkilerinin 400. yılı kutlanıyor. Çocuklu aileler için cazip gelecek bu bölümden ben sihir ve sihirbazlık meraklısı oğlumla birlikte seyretmek için Sihirbazlar (Het Geheim) adlı filmi seçtim.

Geceyarısı Çılgınlığı benim favori bölümlerimden. Burada topu topu 3 film var ve ben daha önce izleme fırsatı bulduğum Ölüm Listesi (Kill List) adlı filmi herkese tavsiye ederim. Ben Wheatley’in son derece tuhaf ilerleyen filmi akla Don’t Look Now ve The Wicker Man gibi filmleri getiriyor. İzleyince bana hak verecek misiniz bilmiyorum ama, Ölüm Listesi insanın tüylerini ürperten, ruhunu üşüten ve bittikten sonra durup sessizce (çok sessizce ve şüpheyle)etrafına bakmaya zorlayan bir film.

Bir soru (“Yunanistan’da Neler Oluyor?”) ve bu soruya yanıt olmasa da (kitapçıkta dendiği gibi) ipuçları veren 5 film var sırada. Ekonomik krizin fena halde vurduğu ve toplumsal çalkantıların bir türlü dinmek bilmediği Yunanistan’ı merak etmemek mümkün değil herhalde. Ben ediyorum şahsen ve Dogtooth’un yönetmeni Yorgos Lanthimos’un yeni filmi Alpler’i izlemek istiyorum. Filippos Tsitos imzalı Adaletsiz Dünya (Adikos Kosmos) bu bölümden izlemeye niyet ettiğim bir diğer film.

“Bir Çin Geleneği: Wuxia” adlı bölüm uzakdoğu dövüş sanatlarına adanmış. İşin meraklısı bu bölümdeki 8 filmin tamamını izlemiştir zaten. Ben de büyük bölümünü izledim ama arada kaçırdığım Beyaz Saçlı Gelin’i de (Bai Fa Mo Nu Zhuan) festivalde izlemek istiyorum doğrusu. Türe çok meraklı olmayanlara ise Zhang Yimou imzalı Kahraman (Ying Xiong) ve Ang Lee imzalı Kaplan ve Ejderha’yı (Crouching Tiger Hidden Dragon) tavsiye ederim. Wuxia virüsünün yerleşmesi garantidir.

Arap Baharı’nın yeniden canlandırdığı devrimci ruhu temsil eden filmlerin yer aldığı Devrimi Çekmek başlıklı bölümde sinema tarihinin en büyük klasiklerinden biri var: Cezayir Savaşı (la Battaglia di Algeri). Gillo Pontecorvo imzalı filmi ben yıllar önce yine festivalde izlemiştim ilk kez. Genç kuşaklar bu filmi dev perdede izleme fırsatını kaçırmasınlar derim. Cannes’da da gösterilen ve Arap baharı’na dair ilk kapsamlı belgesellerden biri olan Artık Korkmak Yok (La Khaoufa Baada Al’yaoum) bu bölümde yer alan filmler arasında özellikle izlenemesi gerekenlerden bence.

“Anılarına” bölümünde geçen yıl içinde kaybettiğimiz Ö. Lütfi Akad, Ken Russell, Theo Angelopoulos gibi usta yönetmenlerin filmleri var. Bu bölümdeki filmlerin çoğunu seyrettiğim için fazla bir seçeneğim yok doğrusu ama Şilili sinemacı Raul Ruiz’in daha önce izlemediğim Denizcinin Üç Altını (Les Trois Couronnes du matelot) adlı filmini kaçırmamak niyetindeyim.

Özel Gösterimler bölümünde Mark Cousins’in 15 saatlik kallavi belgeseli var ki, hepsini izleyebilene aşk olsun ve de helal olsun. Filmin Hikayesi: Uzun ve Maceralı Yolculuk (The Story of Film: An Odyssey) adlı bu belgeselin bir kaç bölümünün izleyebilsem yine iyi diye düşünüyorum kendi adıma. Meraklısına söyleyeyim, film yine Cousins’in kitabından yola çıkarak sinema tarihini anlatan ve bunu 15 bölümde yapan bir belgesel. Bu arada kentleşme üzerine çok önemli isimlerin görüşlerine yer veren Kentleşmiş (Urbanized) adlı belgesel de son yıllarda iyiden iyiye kişiliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan İstanbul üzerine kafa yoranlar için zihini açıcı olacaktır diye umuyorum.

Buraya kadar kendi tercih ve önerilerime yer verdim ama NTV’de yayınlanan Cumartesi programı için küçük bir anket yapmış ve Atilla Dorsay, Cüneyt Cebenoyan ve Senem Aytaç’tan film tavsiyeleri almıştık. Aşağıda bu tavsiyeleri bulacaksınız. Artık gerisi size kalmış.

İyi seyirler demeden önce son bir ricam olacak. Lütfen festival süresince (ya da sonrasında) Beyoğlu’na her çıktığınızda Emek Sineması olmadan Film Festivali’nin ne kadar eksik kaldığını hatırlayın ve hatırlatın. Unutmayın, ancak Emek’çiler kurtaracak dünyayı. 

Ntvmsnbc

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL