El Bab, hangi kapıları açacak?

Yazarlar
Akif Emre Yenişafak gazetesindeki yazısında Türkiye’nin El Bab hareketinin değerlediriyor ve: “El Bab, Türkiye’yi bölgeden tecrit eden ya da alan açan kapıya dönüşebilir.”...
EMOJİLE

Akif Emre Yenişafak gazetesindeki yazısında Türkiye’nin El Bab hareketinin değerlediriyor ve: “El Bab, Türkiye’yi bölgeden tecrit eden ya da alan açan kapıya dönüşebilir.” diyor. İşte o yazı…

Türkiye’nin bölgesel rolü, tarihi, jeostratejik ve buna ilave edilebilecek pek çok başlıktaki öneminden dolayı bir kenara bırakılacak ülke değil. Genellikle ne kadar önemli olduğumuzu sıralamaktan da pek hoşlanırız. Gerekten de bölgeye dönüp bakıldığında benzer özelliğe sahip bir kaç ülkeden başkası da gösterilemez.

Türkiye’nin muhtemelen en büyük açmazlarından biri de bu çok yönlü önemidir. Sonuçta, tarihte, en azından son bin yıllık Avrasya ekseninde ortaya çıkan bir elin parmaklarının sayısını geçmeyen imparatorluk çapında siyasi, kültürel varlık gösterebilmiş bir devletin mirası üzerinde duruyor.

Bu mirastan kurtulmak istedikçe sırtında taşıdığı tarihin yükü kendini hissettiriyor. Yahut mirasa sahip çıkma niyeti serdedip diriltmek istendiğinde de reelpolitik ve ekonomik faktörler engel oluyor. Sorun mevcut zeminin gerçekte bakiyesi olduğumuz tarihi derinliği ne kadar temsil edip etmediğinde düğümleniyor. Retorik her zaman hakikatli ve hakikat ilişkilerine yaslanmaz; aldatıcı söylem ayağınızı boşa çıkartabilir.

Bu durumun tipik ve de sancılı örneğini Batı ve AB ilişkilerinde yaşanıyor. Türkiye’nin Avrupa ile tarihsel derinliği yok sayarak ilişkiye girmek, entegre olmak, Avrupa Birliğine üye olmak istiyor. Ancak AB sizi reddi mirasta bulunduğunuz bir medeniyetin varisi olarak değerlendiriyor. Tarihsel hafıza devreye giriyor. Tarihi tecrübeye de binaen içine kabul edemeyecek kadar büyük, tümüyle dışlayamayacak kadar önemli sayıyor. Bu durumda kapıda bekletmeyi uygun görüyor.

Başka bir paradoksal ilişki bölgedeki ülkelerle yaşanan sorunlarda ortaya çıkıyor. Hemen belirtmek gerekir ki Ortadoğu’ya yetmiş yıldır duvar ören sadece Türkiye değil. Varlıklarını biraz da emperyal efendilerin sömürgeci iştihalarına borçlu ulusal/aşiret birimler Türkiye’nin şahsında reddettikleri tarihi mirası hatırlıyor. Tarihsel hafıza bağlamında toplumlarla yönetim arasındaki derin uçurum bizden daha fazla.

Bizdeki sorun; medeniyet birikimi açısından varisi olmadığımız, reddi mirasta bulunduğumuz Osmanlının bakiyesi unsurlar karşısında onun gerçek sahibi gibi davranmakta… Devletin sürekliliği mekanik bir organizasyon yeteneğine, bürokratik tarza- ve hafızaya indirgenerek değerleri reddediliyor.

Tüm bu çelişkilere rağmen Türkiye’nin en azından sosyolojik ve kültürel haritası bakımından Ortadoğu ile arasına örülen duvarları yıkması gerekir/di. Bu çabanın, retoriğin ayartıcı hazzına teslim olunduğu durumlarda ise boşa çıkmaması kaçınılmazdı. Dağılmış bir imparatorluğun, dondurulmuş sorunlarını ne tarih romantizmle ne de konjonktürel hevesle iyimserlikle halledilemeyeceği açıktı. Dünya stratejik denklemleri yeniden kurulacaksa bunu seyrederek bekleyemezsiniz ancak yeniden yapılanmanın parametrelerini, küresel kuşatmanın yerel yansımalarını doğru okumak gerekirdi. Hepsinden önemlisi kendi gücünün ve zaafının farkında olmak zorundasınız.

Bu anlamda heveskar ama yetersiz tutum göstermek, gücünün üstünde bir tehdit algısı oluşturmak hak etmediği ölçüde bir tepkiyi, müdahaleyi üzerine çekmesi mukadderdir.
Irak işgali ile taşların yerinden oynadığı, Suriye iç savaşıyla birlikte sarsıcı dalgaların artık Türkiye’nin içine de vurmaya başladığı bir dönemde tüm reel politik izahların/nedenlerin dışında, tarihin gölgesini de üstümüze düşmektedir.

Kısa bir tarih yorumdan bu günkü gelişmeler nasıl anlamlandırılabilir? Somut iki olay üzerinden Türkiye’nin önemi ile potansiyel tehdit algısına örnek verilebilir. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan İŞİD’in aslında yeni küresel stratejinin müdahale aracı için kullanışlı görüldüğü ortaya çıkmıştır. Hem Batıda hem da Ortadoğu’da stratejik hamlelerin gerekçesini oluştururken, İslam bir teklif olmaktan çıkarılmak isteniyor.

Türkiye özelinde ise, özellikle ABD’nin bölgedeki ülkelere rağmen Kürt kartını oynadığı açık. Yeni bir kurgu, laik, İslam dışı ideolojik Kürt milliyetçiliğinin kullanışlı aktör olarak sahaya sürülmekte olduğunu gösteriyor. Bölgesinde yabancılaşmış, ideolojik ve stratejik olarak bölge dışı güçlere bağımlı yeni ama zayıflıkla malül bir oluşum, bölgenin en köklü Müslüman halkına yabancılaşmış, Müslüman kimliğinden sıyrılmış yeni entite kurgulanıyor.

Fırat kalkanı ile belli bir alanda operasyon yapma, koridor oluşturmayı şimdilik izin veren Rusya ve Amerika Türkiye’nin bölgedeki önemini kabul ettiğinin işaretini verdiler. Diğer tarafta genel anlamda Suriye iç savaşında boşa çıkartılan bu önem, Fırat Kalkanında daha somut tezahür ediyor.

ABD’nin Suriye’deki Kürtçü oluşumlara stratejik silahlar vermesi, Türkiye’ye doğrudan bir ihtar hatta ayar vermek için mesajdı. Operasyonda limiti geçen Ankara’ya …

yazının devamını okumak için…