Aradığınız ev kadını artık burada oturmuyor (II)

Yazarlar
Fatma Barbarosoğlu Yenişafak gazetesinde hayatın içinden yazmaya devam ediyor. Barbarosoğlu toplum olarak nasıl değiştiğimizi anlatırken: “Anneanne ve babaanneler “çocuk bakmaz”dı, t...
EMOJİLE

Fatma Barbarosoğlu Yenişafak gazetesinde hayatın içinden yazmaya devam ediyor. Barbarosoğlu toplum olarak nasıl değiştiğimizi anlatırken: “Anneanne ve babaanneler “çocuk bakmaz”dı, torunları ile birlikte yaşardı.Anneler çocuklarının ihtiyacını karşılar, evdeki nine ve dede çocuğun ilk mürebbisi olurdu. İlk duayı öğreten, ilk zenaatı öğreten.Şimdi anneanne ve babaanneler torunlara bakıyor ve fakat torunlarına hiçbir şey öğretmemeleri konusunda neredeyse sıkı bir denetim altında tutuluyorlar.” diyor. İşte o yazı…

Kandil tebriki için aramıştım onu, telefonun iki ucunda konuşuyorduk…

Benim gençlik yıllarımın mihmandarıydı. Ablasıydı. Nezaketi ve letafeti idi. Gençleri dinleyen idi, dinlediklerine değer veren, değer verdiklerine kol kanat gerendi.

Herkesin hayatını kolaylaştırandı. Herkesin, tatsız hayatına bir tutam lezzet katan idi. Kimine bir tutam tuz, kimine bir tutam baharat katarak, kimini iki taşım daha kaynatarak kıvam verendi. Lakin kıvam bulanlar buldukları kıvamın onun eseri olduğunu bilmezdi. Belki o da bilmezdi. Çünkü onun yardımları kuşun uçması, tavuğun yumurtlaması gibi doğal idi. Esas yardım etmezse anormalin sınırlarına düşeceğinden korkardı.

Herkesin hayatını kolaylaştırandı; hayatlara neşe katandı, estetik katandı.

Otuz yıl sonra telefonda “düşünüyorum da, boşa geçmiş bir ömür benimkisi” deyince içim cız etti.

Çok kırılmıştı, çok kırmışlardı. Kim mi?

Yaşadığımız şu günlerde, bunun belli bir öznesi yok. Hepimizin hayatı gizli öznelerin tahakkümü altında.

Benim upuzun sustuğumu fark edince “Dört çocuk yetiştirdin diyorlar. E herkes yetiştiriyor” dedi.

Dört çocuğunun dördü de üniversite mezunu idi. Üç çocuğu evlenmiş her birinden ikişer torunu olmuştu. Torunlar anaokuluna değil “nine”lerine geliyordu. Her gün evde en az beş torun oluyordu. Ama V. Abla’nın payına bütün bunlardan manevi bir zenginlik değil kocaman bir yorgunluk düşüyor olmalıydı.

(Manevi zenginliğin kapılarını bize açan kimdir?)

Biz üniversite yıllarında onun bilgisine, görgüsüne hayrandık. İki dil bilirdi. Kimselerin ülke dışına çıkmadığı zamanda eşinin işi dolayısıyla dünyanın pek çok ülkesine seyahat etmişti.
Telefonu kapattıktan sonra V. Abla’yı bu kadar kıran şeyin ne olduğunu düşündüm. 70’ine merdiven dayamış, sağlığı sıhhati yerinde olan V. Abla’yı,

Şükrün değil de şikayetin bahçesine bırakıp kaçan ne idi?

“Boşa geçmiş bir ömür” derken kast ettiği ne idi?

Tahmin etmek hem çok zor hem de çok kolay. Tahmin edeceğim şey sosyal medya, facebook yalnızlığı…
Yıllar sonra (hayatımıza sosyal medya girdikten sonra kiminle nerede karşılaşacağımızı tesadüflere bırakmıyoruz artık) üniversite arkadaşlarından birine rastlamıştı belki benim telefonunu çaldırmamandan biraz önce. Herkesin bir “yerlerde” olduğunu görüp kendisini “dünyanın dışında” bir yerde bulmuştu.

Yıllar sonra tekrar karşılaşma anının kayıtlı olduğu “rakamlar dünyasını” kolayına aşmak mümkün mü?

Ben yaşadığım yılları boşa yaşamadım bu saçı değirmen damında ağartmadım demek için bir kaç dakika içinde hayatınızı “doğru” bir şekilde anlatabileceğiniz rakamlara sahip olmanız gerekiyor.

Kim olduğunuz yaşanmış hatıraların izinde kayıtlı değildir artık. Allame Google’a girdiğinizde hakkınızda çıkan kaç veri var…

(Ev kadınlarının yoğun bir şekilde instagram kullanmasının sebeplerinden birini burada bulabilir miyiz?)

Okulu bitirdikten sonra ne yaptın? Bu sorunun “en başarılı” cevabı rakamlarla başlayıp yüksek bir mevkide bitirilen cümle olarak “parlıyor”.

“Yüksek mevki”de kalabilmeniz, yaşınız kaç olursa olsun (hatta 50’sini devirdikten sonra daha da önemli) çok önemli. Hayatınızın her safhasında arkanızda, kim olduğunuzu, nasıl “yaşadığınızı” ispat edecek deliller bırakmış olmanız gerekiyor artık.

Yaş alınan ve fakat yaşlanılamayan bir dünyada, V. Abla’nın yalnızlığı hepimizin kapısında bekliyor.

On yıl önce yaşlandım derdi insanlar. Yaşlandım dediğinde muhatabı estağfurullah der miydi? Hatırlamıyorum. Kişi, ben artık yaşlandım dediğinde, onun yaşadığı yıllara hürmet etmek istercesine susulur, lafın arkası nereye gidecek diye beklenirdi. Ben artık yaşlandım diyen kişi ya bir düğüne ya da gençlere yakıştırdığı bir yere gitmemesine mazeret arardı çoğu defa.
Anneanne ve babaanneler “çocuk bakmaz”dı, torunları ile birlikte yaşardı. Anneler çocuklarının ihtiyacını karşılar, evdeki nine ve dede çocuğun ilk mürebbisi olurdu. İlk duayı öğreten, ilk zenaatı öğreten.

Şimdi anneanne ve babaanneler torunlara bakıyor ve fakat torunlarına hiçbir şey öğretmemeleri konusunda neredeyse sıkı bir denetim altında tutuluyorlar. Çocukların ne yiyeceğine, kaçta yiyeceğine ne kadar uyku uyuyacağına anneler karar veriyor, işyerinden saat başı arayarak adeta işlerin yolunda gidip gitmediğini, hizmetçi denetler gibi denetliyorlar, anneleri ya da kayınvalidelerini bunaltan sorular eşliğinde.

Sanki denetledikleri kadın, kendilerini ya da evlenmeye değer gördükleri eşlerini yetiştiren kadın değilmiş gibi.

Annenin/kayınvalidenin hayat tecrübesi sıfırlanarak, sosyal medya fenomenlerinden birinin “bebeğim ve ben çok mutluyuz” çelmesine takıldıklarını hiç fark etmeden.

Ona sadece ev kadını demek haksızlık değil mi?

Nihayet için söyleşi yaparken hayat izinde medeniyetimizin ışığını muhafaza edenlerle yaptığımız söyleşi sonrası yaşadığımız sıkıntı artık kronikleşti. Söyleşi yaptığımız, hayat izindeki ışık ile kendimizden geçtiğimiz hanımefendilerin söyleşisinde, “görsel tasarım” için, “okuyucunun daha kolay” okuması açısından söyleşi verenin “kimliğini” belirtmemiz gerekiyor(MUŞ). Oysa onun kim olduğunun cevabı, sohbetinde gizli. Onun kim olduğunu anlamamız aynı zamanda bizim ne kadar basiret sahibi olduğumuzda gizli.

Ama ille de …

yazının devamını okumak için…

Yorumla

FİKRİNİ BELİRT TARTIŞMAYA KATIL

Bu Yazıya İlk Yorumu Siz Yapın!
nem kurutmakoku giderme