• İstanbul °
    • Adana
    • Adıyaman
    • Afyonkarahisar
    • Ağrı
    • Amasya
    • Ankara
    • Antalya
    • Artvin
    • Aydın
    • Balıkesir
    • Bilecik
    • Bingöl
    • Bitlis
    • Bolu
    • Burdur
    • Bursa
    • Çanakkale
    • Çankırı
    • Çorum
    • Denizli
    • Diyarbakır
    • Edirne
    • Elazığ
    • Erzincan
    • Erzurum
    • Eskişehir
    • Gaziantep
    • Giresun
    • Gümüşhane
    • Hakkâri
    • Hatay
    • Isparta
    • Mersin
    • istanbul
    • izmir
    • Kars
    • Kastamonu
    • Kayseri
    • Kırklareli
    • Kırşehir
    • Kocaeli
    • Konya
    • Kütahya
    • Malatya
    • Manisa
    • Kahramanmaraş
    • Mardin
    • Muğla
    • Muş
    • Nevşehir
    • Niğde
    • Ordu
    • Rize
    • Sakarya
    • Samsun
    • Siirt
    • Sinop
    • Sivas
    • Tekirdağ
    • Tokat
    • Trabzon
    • Tunceli
    • Şanlıurfa
    • Uşak
    • Van
    • Yozgat
    • Zonguldak
    • Aksaray
    • Bayburt
    • Karaman
    • Kırıkkale
    • Batman
    • Şırnak
    • Bartın
    • Ardahan
    • Iğdır
    • Yalova
    • Karabük
    • Kilis
    • Osmaniye
    • Düzce
  • İMSAK'A 02:00

  • HABER GÖNDER

  • BİST %1.65 107,27
  • DOLAR %-0.2 6,81
  • EURO %0.2 7,59
  • ALTIN %

Yusuf Korkmaz: Cezayir’in Önceki Durumu

Tarihimizde  Cezayir-i garb ya da Cezayir-i garb ocağı adı ile geçen Cezayir, Kuzey Afrika’ya egemen olan İspanyollardan, Türk denizcileri Oruç ve Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa) kardeşler tarafından ele geçirilmiştir. Bu iki kardeş 1518 yılında İspanyollar ile mücadele etmiş ancak Oruç Bey bu mücadele de şehid olmuş. Hızır Reis ise tek başına mücadele edemeyeceğini anlayınca Osmanlı’ya sığınmıştır. 1520 yılında ele geçirilen Cezayir “Padişahın ülkesi” olarak ilan edilmişti. Bu toprakların yönetimini ise Beylerbeyi olarak Barbaros Hayrettin Paşa’ya verilmişti.

Barbaros, Cezayir’i Osmanlıya bağladığı zaman Yavuz Sultan Selim kendisine orada asayişi sağlayacak gönüllü yeniçeriler göndermeyi taleb etti ve dört bin yeniçeri gönderildi. Garp ocaklarının birbirinden ayrılmasından sonra ocakların yönetimi yeniçerilerin eline geçti ve 17. Yy sonlarına doğru ocakları “Dayı” denilen yeniçeriler tarafından yönetiliyordu. Osmanlı Devleti’ni öyle yıprattılar ki garb devletlerinin iştahlarını kabartarak izledikleri Osmanlı Devleti’nin bir zayıf noktasını bulmuşlardı.

Akdeniz de haraç verilmeyen gemiler Dayılar tarafından alı konuluyor esir alınıyor. Eğer para ödenmezse gemi bırakılmıyordu. Bu sebeble tazmin edilen para Osmanlı Devlet’inden çıkıyordu. Garb devletleri  Osmanlı’nın üstüne bu sebeble giderek ekonomik alanda düşmesine neden olmak istemişti.  Bunun sonucunda “Cezayirliler savaşta ve barışta serbesttirler” diyerek olayı üzerinden atmıştı.

Bu durum en çok Fransa’nın yararına olmuştu. Çünkü ticaret anlaşmaları vardı ve Cezayir bu anlaşmalara uymuyorlardı. Nitekim bu olaylardan sonra aralarında bağları kopararak işgal için bir ortam hazırlamış oldular. Napolyon’un Mısır’ı işgal ettiği sıralarda Osmanlı Cezayir Dayısına savaş ilan etmesi istedi. Dayı istemeyerek de olsa Fransa’ya savaş ilan etmek zorunda kaldı.  Fakat İngiltere Fransız-İspanyol donanmalarını perişan edince Akdeniz üstünlüğünü tartışmasız hale getirmişti, bu sebeble Cezayir Dayısı da İngilizlere dayanma yoluna gitti. Fransa bu durumu öğrenince Cezayir’e göz koymuştu.

Cezayir’in İşgali 

Fransa 1797 yılında iki Cezayirli Yahudi tüccardan beş milyon frank miktarı borç para ve bir miktar hububat almıştı. Fransa bu borçların ödemesini durdurunca Dayı Hüseyin Paşa da bazı Fransız gemilerine el koydu. Bu hareket iki ülke arasında zaten bozulmuş olan diplomatik münasebetlerin tamamen durmasına neden oldu. Her şey bununla da sınırlı kalmadı; 29 Nisan 1827 günü Dayı Hüseyin Paşa, Fransız konsolosu olan Pierre Deval ile konuşurken sıra yukarıda bahsi geçen borç meselesine gelince konuşma bir tartışmaya dönmüş ve Hüseyin Paşa’nın elindeki yelpazeyi Fransız konsolosunun yüzüne vurmuştu. Bu hareketi Fransız Hükümeti hakaret olarak kabul etmiş ve hal-i hazırda durgun olan ilişkiler kopma noktasına gelmişti.  Fransa’nın ilk işgal hareketi 1827’de başladı. Aynı yıl Fransa, Navarin’deki Osmanlı donanmasını yaktı. Bu olaydan kısa bir süre sonra 1828’de Osmanlı-Rus Savaşı başladı. Böylece Osmanlı’nın, Cezayir’e yardım etmesi imkansız bir hal aldı. Cezayir’in asıl işgali, 14 Haziran 1830’da başladı. İşgal sonrası ülkede hemen ayaklanmalar başladı. Bunlar ülkenin tamamına yayılmasa da 1847’ye dek sürdü.

Bu işgali yapan Fransızların işgal süresince muayyen bir plan ve politikaları olmamıştır. İstedikleri şey Cezayir’in kendilerine bağlı bir müstemleke olmasıydı. Osmanlı’nın Cezayir’i geri almak için ciddi bir çaba sarf ettiğini de arşivde bulunan bir kısım vesikalar sayesinde anlamaktayız. Bunların bir tanesinde Fransızların yaptıklarının hukuk-i beşeriyeye muhalif olduğu, Devlet-i Aliye’nin bu hususa razı olmayıp malik olduğu eyaletten Fransızların ısrarla geri çekilmelerini istediklerini fakat onların da bildiklerinden şaşmadıkları ifade edilmektedir. Bu duruma tedbir olarak da Frenk devletlerini birbirlerine düşürmek maksadıyla Rusya’nın işe dâhil edilmesiydi.  Ancak bu tedbirin de başarılamadığı, belgede geçtiği gibi Fransızların bildiklerinden şaşmadıkları tarihi vakalarca sabittir. Nitekim 1836 yılına gelindiğinde Bab-ı Ali Tunus’a bir donanma gönderecekti. Ancak bu da orayı kurtarmaya kâfi gelmeyecekti. Nihayet 1847 yılında yayımlanan ilk devlet salnamesinde Osmanlı eyaletlerini gösteren listeye Cezayir-i garp yazılmadı ve böylelikle Padişah, bu ülke üzerindeki hukukundan feragat etmiş oldu. Fransa, Cezayir’i işgal ettikten sonra sistematik bir çalışma başlattı. Ülkenin yerli halkını yönetmek için “Arap Büroları” ismiyle askeri merkezler kuruldu. Bunlar bir çeşit askeri sıkıyönetim merkezleriydi. 1870’te Cezayir yönetimi, Fransa İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Bu durum, 1871’de 200 kadar kabilenin başkaldırmasına neden oldu.

Askeri zulüm altında ezilen Cezayir halkı, sosyal ve kültürel yöntemlerle de işgal altında tutuluyordu. Fransızlar, halkın Müslüman ve Arap kimliğini yok etmek için çeşitli politikalar izledi. Arapça ve Berberice yerine Fransızca hakim dil haline getirildi. Müslüman kimliği unutturmak için misyonerlik faaliyetlerine geçildi. Nüfus yapısını değiştirmek için de Avrupa’dan Cezayir’e göç teşvik edildi. 1945’de II. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Cezayir halkı arasında yeni bir kıpırdanma başladı. Bazı şehirlerde halk, bağımsızlık talebi ile sokaklara çıktı. Fransızlar, bağımsızlık isteyenlerin üzerine ateş açarak halkı püskürttü.  Cezayir için dönüm noktası 1954 yılı olmuştu. 1 Kasım’da Fransızlar Katolik dini bayramlarını kutlarken Cezayirliler kurtuluş savaşını başlatmışlardı. Bu dönemde Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinin başlamasında etkili isimlerden biri olan Abdülhamid Bin Badis’in şu sözleri savaşın sloganı oldu:

“Arapça dilim, İslam dinim, Cezayir ise yurdumdur.”

1 Kasım 1954’te başlayan ayaklanma ve peşinden gelen çatışmalar, 19 Mart 1962’de ilan edilen ateşkese kadar devam etti. Sekiz yıl boyunca devam eden çatışmalar, 1.5 milyon Cezayirlinin hayatına mal oldu. Bir başka ifadeyle, 10 milyonluk Cezayir halkı, nüfusunun yüzde 15’ini bağımsızlık yolunda kaybetti.

Cezayir’de ateşkesten sonra başlayan süreç aylar sonra tamamlandı. Halk 5 Temmuz 1962’de resmen bağımsızlığına kavuştu.

 

 

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

ÖSYM sınavların başvuru ve sonuç açıklama tarihlerini güncelledi

Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.Com'e üye olun

Zaten üye misiniz ? Buraya tıklayarak Üye girişi sağlayabilirsiniz.

Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.Com'e giriş yapın

Henüz üye değil misiniz ? Buraya tıklayarak Üye olabilirsiniz.

Haber gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 470