Kürt Sorunu Üzerine Bir Kitap

Haber: Selim Sebilci

Star gazetesi Açık Görüş eki editörü olan yazar Halime Kökce’nin kitabı geçtiğimiz günlerde Okur Kitaplığı tarafından okura sunuldu.

Kökçe’nin 11 yıl süren uzatmalı master öğrenciliğinin ürünü olan bu eser 3 bölümden oluşuyor.  Türkiye Siyasetinde Ak Parti gerçeğinin derinlemesine irdelendiği eserde yazar ilk önce sorunlarımıza kısaca bir göz atarak bizi esere hazırlıyor. Özellikle ülkemizde bol miktarda soru ve sorun olduğunu dile getiren yazara göre bunu biraz da biz istiyoruz.

“İnsan bir bakıma sorunlarıyla var olan bir varlıktır. Bu sorunlarla baş ederken insan kendi varoluşsal sınırlarını çerçeveler. Sorunun üstesinden geldikçe özgürleşir veya sorunlarını başka sorunlar satın alarak, başka sorunların içine yuvarlanarak aşar. Müslüman, Sünni, başörtülü, işçi ve Kürt bir kadının dört bir yandan gördüğü baskılara karşılık İslamcı, sıradan bir Müslüman, işçi sınıfı bilincine sahip bir sendikacı, feminist, bir Kürt milliyetçisi veya bir çevreci ve hatta bütün bu kimliklerden bağımsız sıradan bir insan olma seçenekleri vardır.”

Yazar ilerleyen kısımlarda bu sorunlar yumağından bir seçme yapıyor ve özellikle 1 asır gündemimizden hiç düşmeyen Kürt sorunuyla yüzleşmenin gerekliliğini bilhassa devlet ve AK Parti’yi zorlayan boyutlarıyla ele alıyor.

“Bugün Kürt sorunu Türkiye’de artık kimsenin “bizi ilgilendirmez” diyemeyeceği bir sorun haline geldi. Sorunu kimliğinin merkezine oturtan Kürtler için konu bir varoluş meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti için kuruluş yıllarındaki “Şark meselesi” bir türlü halledilemeyen, baş ağrıtan, bir asayiş, kontrol ve egemenlik meselesiydi. Rahatsız edici bir farklılık, itaat etmeyen bir kavim, bir boyutuyla da eğitim ve denetim meselesiydi Şark sorunu. Konuya yaklaşım tarzının bizzat kendisi bir sorun oluşturuyordu aslında ve bu sorunu can yakıcı niteliğiyle Kürtler hissediyordu. Kürtlerin büyük çoğunluğu için Kürtlüğü bir sorun olarak merkeze oturtan belki de bu yaklaşımın ta kendisiydi. Bugün Kürt sorunu yine devlet için ayrı, toplumun farklı kesimleri için ayrı, Kürtlerin de bir kesimi için ayrı bir başka kesimleri için apayrı niteliklere sahip bir sorun maalesef. Ve bu sorunu hiç kimse görmezden gelemez.”

AK Parti’nin ve dayandığı İslamî referansın Kürt Sorununa en hakkaniyetli cevabı verecek bir içerikte olması yazarı bu tezi hazırlamaya iten asıl amil olmuş. Çünkü yazara göre AK Parti bugün iktidarda olan ve sorunlara yaklaşımı itibariyle bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda olan bir partidir. Kürt sorununun tarihsel seyrindeki değişime karşılık soruna kendi yaklaşımındaki dönüşümün bir yanı da bununla ilgilidir. Kendisi de neredeyse Kürtlerle aynı kategoride sistemin itilmiş-kakılmışları arasında muhalefette iken devletin yönetimini üstlenmiş bir kadro elbette ki bu soruna bigane kalamazdı. Kürt sorununun Türkiye’deki siyasetin mahiyetini değiştirdiğini, hem AK Parti hem de Kürtlerin söylem ve siyasetleri üzerindeki değişim örneğinden ele alan yazar için konunun konuşulması bizim kendimizle yüzleşmemiz için iyi bir vesile oluşturuyor ve konuştukça yeni bir bilgi öğrenmek kadar kendi vatandaşlık eğitimimizi de ikmal etmiş oluyoruz.

“Türk modernleşmesinin marjinalleştirdiği iki aktörün yani İslam ve Kürtlüğün, modernleşmenin bir evresinde AK Parti’de vücut bulan bir siyaset yapma biçiminde kesişmesi ve AK Parti’nin çözüm umudu yaratan bir adres olarak ortaya çıkışı ve bu çıkışın beraberinde getirdiği yeni siyaset pratikleri üzerinde duracağımız temel noktalardır. 27 Mayıs’çılardan Numan Esin’den öğrendiğimize göre Demokrat Parti zamanında bile Kürt sorunu hakkında bir politika geliştirmenin çabasına girilmişti. 12 Eylül’den sonra başta ANAP olmak üzere SHP ve hatta CHP’nin de Kürt sorununun çözümü hususunda raporları olduğunu kimse inkar edemez.  Ancak bu partiler arasında sadece AK Partidir ki sorunu dile getirmekle kalmayıp bir de ‘Kürt açılımı’ veya diğer adıyla ‘Demokratik Açılım’ ile sorunu çözme iradesi ortaya koydu. Bu noktada AK Parti’nin Kürt politikasında rakibi olan Demokratik Toplum Partisi’nin siyaset sahnesindeki varlığı ayrıca önemli hale geliyordu. Aynı zamanda hükümet olarak yaptığı açılımları kendi hanesine yazabilecek kadar Kürt siyasetinde güçlü bir aktörle de mücadele ediyordu.”

Yazar AK Parti ve Kürt sorununun buluştuğu konjonktürün kendi içindeki biricikliğine özellikle dikkat çekmeye çalışırken tarihsel arka planları da unutmuyor.

“Daha Şeyh Said ayaklanması sürerken çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve ardından gelen Mecburi İskân Kanunu’ndan sonra ‘Kürt sorunu’ ismi ile dahi zikredilemez bir hale gelmişti. Sorunun ancak bugün bu açıklıkla konuşulabiliyor olmasının sadece mevcut siyasî aktörlerin kararlılığıyla açıklanamaz. Bir ‘olgu’nun ‘sorun’ olarak tezahürünü ya da sorun olmaktan çıkışını belirleyen en önemli faktör toplumsal ve siyasî formasyonun değişmesidir. Bu değişim hiç kuşkusuz kendiliğinden değil çoğu zaman sorun olarak adlandırdığımız olgunun iteklemesiyle mümkündür. Bugün Kürt sorunu ve terör konusunda gelip tıkanılan nokta tam da bu gerçeği görmek istememekten kaynaklanmaktadır. Bu gerçek, Kürt sorunu bugün bu açıklıkla konuşulabiliniyorsa bunda hiç şüphesiz terör örgütü olarak adlandırdığımız PKK’nın 30 yıllık eylemlerinin payı da vardır.”

Yazar, Kürt sorununun Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet tarihimizin bu son evresinde AK Parti tarafından ele alınış şeklinde siyasî ve toplumsal değişimlerin etkisini anlatırken hem AK Parti’nin hem de toplumun entelektüel kesiminin Kürt sorununa yaklaşımında Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin katkısını göz önünde bulundurmamızı salık veriyor.

“Kürt sorununa sırtını dönen bir AK Parti en başta değişim söyleminden vazgeçmek zorunda kalacaktır. Ayrıca kendi ‘yasaklı geçmişi’ dolayısıyla Kürtler başta olmak üzere toplumdaki dışlanmış kesimlerle empati kurma kanalını da kapatmış olacaktır. Bu çerçevede üzerinde durulacak iki husus vardır: Birincisi, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini kendi varlık sebebi haline getirmiş bir siyasî aktörün varlığıdır. İkinci olarak da yine kendi siyasî söylemini Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’nin gündemine sokmaya çalışan bir Kürt hareketi ve nüfusu vardır. Bu iki aktör için de AB faktörü kendi söylemini pekiştiren, güçlendiren en önemli dinamiktir. Zira her iki kesimde de ağırlıklı olarak şu kanaat hâkimdir: Türkiye’nin demokratikleşmesi ancak AB üzerinden mümkün olabilir.”

Meselenin yeni bir sorun olmadığını, yüz yıl hatta daha eskilere götürebileceğini belirten Halime Kökçü orijinal bir tespitte bulunarak günümüzdeki tüm sorunların temelinin ta Tanzimatın ilanından beri oluşturulmaya çalışılan kültürleştirme çabalarının bir sonucu olduğunu bakın nasıl anlatıyor.  

“Türk modernleşmesinin Cumhuriyetle birlikte başlamadığı malumdur. Daha 19.yüzyılda Osmanlı bürokratik eliti de devletin bekasının ancak homojen ve kaynaşmış bir topluluğun tanımlanmasıyla sağlanabileceğine inanmaya başlamıştı. Türk modernleşmesini tanımlayacak anahtar kavramlar, toplumun çoğunluk kesiminin asli değerleri olan din ve gelenek gibi unsurları ‘geri’ ve terk edilmesi gereken şeyler olarak işaretliyordu. Ağırlıklı olarak negatif içerikleri olan bu tanımlar Kemalist modernleşmenin içer-e-mediği İslamcılar ve Kürtleri kapsıyordu. Kürtler hem dindar bir halk olmaları hem de daha ziyade kırsal kesimde yaşamaları dolayısıyla modernleşme çabalarına hem en dirençli kesimi oluşturmuşlar hem de bu özellikleri dolayısıyla modernleştirici aktörler nezdinde negatif bir algının nesnesi olmuşladır. Kürtlerin yeni rejimle ilişkileri ister istemez bu ikili karşıtlık üzerinden kuruldu.”

Yazar Kökçe köklerine eğildiği Kürt sorununu tarihi bağlantılarıyla bağdaştırarak günümüz sorunlarına dair şu çarpıcı yorumlara yer veriyor. Bence burası meselenin bam telidir ve ayrı bir araştırma konusudur.

“Türkiye modernleşmesinin dışladığı iki aktör olarak Kürtlük ve İslam hem “kurucu öteki”, “içsel öteki”, “ne onunla ne onsuz” olunabilen birer unsur olarak Cumhuriyet tarihi boyunca siyasetin en önemli belirleyicilerinden olma özelliği taşımaktadır. Türkiye’nin sorunlu olan alanlarının tespiti için son iki yüzyılın modernleşme serüvenine ve bu süreçte yaşanan dramatik kopuşlara bakınca manzara netleşiyor. II. Mahmud’un merkeziyetçiliğinden Tanzimat’a, Jön Türk devriminden Cumhuriyetin ilanına, Tek Parti rejiminden çok partili demokrasiye ve darbelere baktığımızda yaşanan toplumsal, siyasal gelişmeler, toplumun devlet eliyle şekillendirilmesi çabasından kaynaklanmıştır. Bu çabalar Cumhuriyetle birlikte ideolojik ve etnik bir rejim ihdas etme çabasına dönüşmüştür. Ve bu uğurda maalesef her yol mubah sayılmıştır.”

Aslında sorun büyütülecek bir şey değildi ancak bile bile yapılan yanlışlıklar dizisi bugünkü vahim tabloyu oluşturdu. Cumhuriyetin ilk yıllarında vatandaşların siyasal kararlardan dışlanmaları ve onlara yeni bir kimlik empoze edilme girişimleri özellikle Kürt vatandaşların özel alana ait kimliklerini aşiret ve bölgeye dayalı aidiyetlerine bağladı. Böylece Türk toplumunun dinamizmi devletin kontrolü dışında kalan alanlara taşındı.

“Kemalist reformlar toplumu birleştirmek bir yana Kürt etnik kimliği, Sünni/Alevi İslam gibi kimliklerin siyasallaşmasına yardım etti. Kürt hareketi kendi içinde geçirdiği değişimi de dikkate alarak ne yazık ki kamuoyu oluşturmayı başarmıştır. Bunda en büyük katkı, ulus devletin Türklük dışındaki etnik kimlikleri ötekileştiren tavrına aittir. Kürt hareketi özellikle son 20-25 yılda PKK eliyle hem Türkiye’de hem dışarıda kendini ifade etme kanalları bulmuştur. Bu yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti’nin dört askeri darbe geçirmiş olmasına ve darbe dönemleri dışında da ordunun siyaset üzerindeki vesayetinin her daim devam etmesine rağmen çevre ve merkez arasındaki ilişkide çevrenin bir şekilde kendini ifade etme alanları bulduğunun, siyaseti öyle ya da böyle yine de dönüştüren en temel aktör olduğunun göstergesidir.”

Kitabın son bölümünde özel olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın meydan konuşmaları ve Kürt açılımının medyadaki yansımalarından faydalanılarak ‘Kürt açılımı’ olarak ifade edilen sürecin nasıl şekillendiğini ve bu sürecin Türkiye’nin siyasî tarihinde nasıl bir dönüşüme tekabül ettiğini dile getiren yazar aslında bir nevi tarihe not düşürüyor.

“Kürt milliyetçisi söylemleri Cumhuriyet tarihi boyunca epey değişikliğe uğradı. Aynı şekilde AK Parti’nin pek çok konuda olduğu gibi Kürt sorununa yaklaşımında Millî Görüş çizgisinden ciddi bir farklılık arz edecek şekilde rasyonel ve pragmatist siyasete yöneldiği görülmektedir. Bu iki olgu devletin baskıcı reflekslerine karşı geliştirilen mücadele yöntemlerinin doğurduğu bir evrimledir. AK Parti’nin ve Kürt hareketinin AB’ye uyum çerçevesinde Türkiye’nin demokratikleşmesi noktasında buluşması, ortak bir rasyonelleşme paydası olarak da ele alınabilir.”

Kökçe’nin akademik bir sorun edinme ve bu sorunun üzerine farkındalıkla gitme konusundaki liyakatini kitaplaştırdığını bu çalışmasında başarıyla gösterdiğini söyleyebilirim. Soruların cevabını vermekten ziyade daha iyi sorular sormayı vaat eden bu kitabı okuduğumuzda en azından daha iyi cevaplara açılmış olacağız.

on5yirmi5.com