İnanç ideolojiye dönüşebilir

Medya dünyasının en özgün ve bu özgünlüğe yakışır şekilde bâzen de hırçın isimlerinden birisi Ahmet Tezcan. Medya dünyasının içinden yaptıklarıyla ve söyledikleriyle sivrilmiş bu isme, Ahmet Tezcan’a, yeni kitâbı Kâfirûn’u konuşmak için gittim. Çıkar çıkmaz ilgi odağı olan ve farklı kesimlerden kendisine okur bulan Kâfirûn, Türkiye’de tartışmaların merkezindeki yerini her dâim koruyan o temel çelişkiye odaklanmış bir kitap. Bu çelişki, bu toprakların ruhunu benimseyenlerle ona yabancı olanlar arasındaki mücadelenin ta kendisi. Uzun yıllarını medyanın belirleyici ve etkili pozisyonlarından geçiren Ahmet Tezcan, aslında edebiyattan gelen ve yeni romanı Kâfirûn’dan anladığımız kadarıyla edebiyat çalışmalarını aksatmadan sürdürmüş bir isim. Daha şimdiden yankı uyandıran Kâfirûn ise, Bediüzzaman’ı, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı, İsmet Paşa’yı ve Çerkez Hikmet’i içeren kadrosuyla, Türkçe edebiyatta özgün bir yer edinme yolunda. Ahmet Tezcan ile romanı Kâfirûn’u, bu bağlamda Bediüzzaman’ı, Tayyip Erdoğan’ı, Hikmet Kıvılcımlı’yı ve daha pek çok ismi ve konuyu konuştuk. Güneşli bir Ankara gününde yaptığımız sıcak, samimî, çağrışımı ve cerbezesi bol bu konuşmanın Kâfirûn’a ilişkin bir intiba vereceğine kuşkum yok. Fakat aslolan elbette kitaptır ve Kâfirûn okunmayı muhakkak hak etmektedir.

Her metin bir anlatma ihtiyacından doğar. ‘Kâfirûn’ ne tür bir anlatma ihtiyacının ürünüdür?

Kafirun’un hem tasarım açısından hem de yazım açısından uzun bir öyküsü var. Yıllar önce edebiyat fakültesinde öğrenci olduğum dönemde ‘Affet Beni Rüzgâr’ başlığıyla bir hikâye yazmıştım. Bu hikaye Orta Anadolu’da küçük bir şehirde, küçük bir mahallede yaşayan insanların hayatını anlatan bir hikayeydi. Modernleşme başlayıp, apartman olgusu ortaya çıkınca insanlar arasındaki ilişkilerin nasıl koptuğunu, binalar yükseldikçe rüzgârın o binalara çarparak parçalanışı gibi insanların, komşuların, ailelerin birbirinden nasıl ayrılıp parçalandığını anlatan bir hikâyeydi.

O hikâyede de var mıydı Hikmet Kıvılcımlı?

Onu yazdığım dönemlerde o komünist Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın annesinin bizim evde kaldığını bilmiyordum. Ağabeyim bunu anlattığında iki hikayeyi birleştirmeye karar verdim. Üçüncü olarak tarih olgusu ortaya çıktı.  Doktor Hikmet Kıvılcımlı 1950-51 yılında, romandaki tarihten on yıl önce Kırşehir Cezaevi’nden tahliye olur. Ben bu tarihi 1961’e getirdim.

SİSTEM FARKLILIĞA TAHAMMÜL EDEMİYOR

Sebebi nedir bu tarih değişikliğinin?

Çünkü hangi dönem, hangi zaman, hangi iktidar, hangi zihniyet iş başında olursa olsun komünist Doktor Hikmet için de, Çerkez nurcu Hikmet için de değişen bir şey yok. Kitaplarını toprağa gömmek zorunda kalıyorlar, kitap yazamıyorlar veya yazılan kitaplar toplanıp yakılıyor. Yeşil Hikmet’e de, kırmızı Hikmet’e de böyle bir baskı var ve onlara tahammül yok. Aslında sistem kendi rengi dışında hiçbir renge tahammül edemiyor.

Sistemin rengi nedir?

Boz bulanık bir renktir. En lezzetli ve renkli yemek aşuredir. Bunun sebebi de aşurenin içindeki her malzemenin kendi dokusunu ve kokusunu muhafaza etmesi, ayrı kaplarda pişirilmesinde ve aynı kap içinde şeker ilavesi yapılarak muhabbet ortak bir lezzete katkıda bulunmasındadır. Aşure 72 çeşit milleti bir etmenin remzidir aslında. Bizim kültürümüzde bu vardır. Fakat mevcut sistem bütün malzemeleri bir blender içinde bıçaklarla yok ederek, boz bulanık, tek renkli, tek sesli bir bulamaca dönüştürmektedir.

Tek tipleştirmenin sonucu nereye varır?

Bu renkliliği olduğu gibi kabul etmezseniz, hayatı kendinize karartmış olursunuz. Bu da toplumu şizofrenik hatta şizoid diyebileceğimiz parçalanmış ruh haline dönüştürür. Çünkü insanın fıtratı buna uygun değildir. İnsan artı ve eksinin bir arada bulunduğu bir varlıktır. Artı eksi dengesi içinde yaşabilme sanatıdır insanın macerası. Bütün artıları ya da eksileri ortadan kaldırdığınız zaman insanı ortadan kaldırmış olursunuz. Allah, “Yeryüzünde günah işlemeyen bir kişi kalmazsa, ben günah işleyip ardından tevbe edecek bir kavim yaratırım” diyor. Artı-eksi dengesi budur.

Hangi dönemde başladı farklılığı yok etme anlayışı?

Türkiye’de cumhuriyet döneminde kurulan sistem, Tanzimat’tan itibaren gelen yanlış batılılaşma empozesiyle birlikte tek renkli, bütün artıların ya da eksilerin yok edildiği boz bulanık bir sisteme dönüşmüştür. Ben de bunun yanlışlığını anlatmak istedim.

Romanda iki ‘İsmet’ karakteri çıkıyor karşımıza. Bu ‘İsmet’ler neyi temsil ediyor?

Kitapta karşımıza çıkan İsmetlerden bir tanesi, mahallede ‘acer gelin’ diye bilinen ama bizim mahallenin yosması diyebileceğimiz, fingirdek bir kadındır. Diğer İsmet ise, arka planda olan ama siyasi ihtirası bütün memleketin üstüne bir gölge gibi çökmüş olan İsmet Paşa’dır. İsmet Paşa’nın kişiliği önemli değildir. Onun kişiliğinde temsil edilen siyasi zihniyet önem taşımaktadır. İki İsmet’in hikayesi şiddetin ve şehvetin hikayesidir.

Şiddetin ve şehvetin karşısında ne yer alıyor?

Şiddet ve şehvetin panzehiri olan uhuvvet ve muhabbet ise Hikmetler ile ortaya çıkıyor. Kitapta sorunun ve çözümün anlatıldığı iki bölüm bulunmaktadır. Şehvet, yani bizim ‘fahiş’ dediğimiz şey aşırılık demektir. Bir şeye aşırı ilgi gösterilirse, ‘fahiş’ olunur. Normalde ‘fahişe’ kelimesi sadece kadınlar için kullanılır. Aslında bir şeye aşırı tutkuyla yönelen herkes fahişedir. Siyasette iktidar hırsı, yönetme hırsı yönünde ortaya çıkan aşırı hırs da böyledir.

O zaman bu durum erkeklerde daha mı fazladır? Çünkü siyasetle iştigal edenler ağırlıklı olarak erkekler.

Elbette. Zaten iktidar, erkeğin doğasında olan bir şeydir. Kitabın ilk bu bölümünü yazım itibariyle pornografik bulanlar olabilir. Evet pornografiktir. Özellikle pornografiktir.

PORNOGRAFİ ÇAĞINDA YAŞIYORUZ

Neden?

Çünkü biz pornografik bir çağda yaşıyoruz. Pornografi, beden tutkusu, bedeni ön plana almadır. Erkek, kadının bedenine talip olursa, kadın da doğrudan erkeğin iktidarına talip olur. Şehvet dozunu arttırdıkça şiddete dönüşür. Sado-mazo ilişkiler buradan kaynaklanır. Şiddetin dozu arttıkça da şehvete dönüşür. Hitler’in, Stalin’in, Mussoli’nin, bugün İsraillilerin yaptığı katliamların temel sebebi de budur. Bu örneklerdeki durum, şiddetin şehvete dönüşmesidir. Burada önemli olan bir diğer husus, din ve ideoloji arasındaki ilişkidir. Bu ikisi de birbirine dönüşen kavramlardır.

İNANÇ İDEOLOJİYE DÖNÜŞEBİLİR

Nasıl?

İdeolojinin dozu arttığı zaman onu dinî inanç derecesine yükseltirsiniz. Dini inançların da dozu arttığı zaman onu siyasi ideoloji derekesine düşürürsünüz. İkisi de şehvettir ve şiddete dönüşür. Yeryüzündeki bütün katliamların temel sebebi de budur. Yani ideoloji ve dinin şehvete, o şehvetin de şiddete dönüşmesidir. Ortaya böylece sapkın bir şey çıkıyor. Bunun bir dengede olması gerekir.

Nedir bunun dengesi?

Kadın-erkek ilişkilerinde denge meşruluktur. Meşruiyet denilen şey vasatın ta kendisidir. Vasat kelimesini kötü olarak algılarlar. Hâlbuki vasat, orta, her şeyin kararı demektir. Kur’an’da “Siz en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü siz vasat, orta yolu takip eden bir ümmetsiniz” denir. Aşırılığı olan hiçbir şey sağlıklı değildir. Bu durum, sosyal hayatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de, siyasette de böyledir. Siyasette doz arttığı, iktidar gücü kişiyi sardığı zaman maazallah ‘Musa’yım diye yola çıkar, Nemrutlaşırsınız. Eğer buna tampon olacak kontrol mekanizmalarını oluşturmamışsanız, buna kapılmamaya imkan yoktur.

AĞZIMI BOZMADIM

Kitapta ağzınızı hiç bozmadığınız dikkatimi çekti. Neden şive taklitlerine başvurdunuz?

Kırşehir’de yaşayan bir insanın İstanbul ağzıyla konuşması abes olur. Ayrıca İstanbul Türkçesinin dayatılması yüzünden bazı çok güzel Türkçe kelimeler ortadan kayboluyor. Anadolu’daki dil daha saf Türkçe’dir. İstanbul Türkçesi daha katışıklıdır, aristokrasi dilidir. Anadolu dili kalbî ve içtendir. Edebiyat Fakültesi’nde Anadolu Ağızları dersine giren hocamız bize sürekli ‘ağzınızı bozmayın evladım’ derdi. Rahmetli hocamın vasiyetini yerine getirdim.

Kitabınız hangi kategoriye giriyor?

Yerel ağzı çok kullandım diye kitap hakkında değerlendirme yazan arkadaşlarımız bir şartlanmışlık içinde bu kitabı bir köy romanı olarak değerlendirmeye aldılar. Bu kitap, köy romanı değil. Olaylar Kırşehir’in tam ortasında bir mahallede geçiyor. Kafirûn, bir şehrin romanıdır. Ayrıca Kırşehir’in de ilk romanıdır.

Kitaptaki Hikmetlerin benzeşen ve ayrışan yanları nedir?

Ben ilk başta ‘Hikmet’leri birbirinden çok farklı iki insan olarak düşünüyordum. Bu tarafı bana cazip geliyordu. Ama Hikmet Kıvılcımlı’nın hayatını okumaya başladıktan sonra neredeyse şok oldum. Çünkü birbirinden farklı iki insan değiller. Aslında birbirine çok benzeyen insanlar. Bir insanın aynada kendisine bakması gibi bir şey bu. Bunun sebebi de köklerin aynı olması. İki Hikmet’ten bahsediyoruz. Ortada bir komünist Doktor Hikmet, bir de Nurcu Hikmet var. Fakat komünist Doktor Hikmet’in içinde de iki Hikmet var. Biri komünist olmadan önce son derece dindar olan Hikmet, diğeri de o dindar Hikmet’i bir türlü unutamayan ve onun argümanlarını siyasi ideolojisine taşımaya çalışan Hikmet.

HİKMET KIVILCIMLI’NIN DAVASI VARDI

Hikmet Kıvılcımlı’nın çizgisinin en mühim tarafı nedir?

Hikmet Kıvılcımlı’nın önemli tarafı Marksizm’i de, Kapitalizm’i de, Liberalizm’i de, demokrasiyi de dışarıdan olduğu gibi almaya karşı çıkmasıdır. Kıvılcımlı, bu toprağın insanlarının kendi inanç ve kültürleriyle gelen şeyi dönüştürerek yeni bir sentez ortaya koymaya çalışıyor. O yüzden Türkiye’deki komünistler içinde kendine ait bir tarih tezi olan ve bu kadar çok eser verebilmiş tek kişidir.  Çünkü onun bir derdi, davası vardı.

Diğerleri ile ayrıştığı temel nokta sizce neydi?

Diğerleri aldıklarını kendi kafalarındaki şablona uygulamışlar ama bu bir türlü oturmamış. Kıvılcımlı ise Komünist Partisi’ni hatta Marks ve Lenin’i de eleştirebiliyor. Özgünlüğü de buradandır. Kıvılcımlı, Esmaü’l-Hüsna Şerhi yazmış tek komünisttir. Bunu, ben ‘sağcıyım’, ‘solcuyum’ diyenlerin çok iyi değerlendirmesi gerekir. Hikmet Kıvılcımlı’nın en özgün tarafı, bu toprağın insanlarını bu toprağın kültürüyle değerlendirmesidir. Mesela onun Osmanlı Tarihinin Maddesi isimli kitabı Osmanlı’yı en güzel analiz eden eserlerdendir bence.

Onu en çok hangi gelenekten gelenlerin tanımasına ihtiyaç var sizce?

Bence hepsinin tanımasına ihtiyaç var.

Solun Hikmet Kıvılcımlı tarzı bir örneği mevcut mu şimdilerde? Ve Kıvılcımlı’nın çabası sol gelenek içinde anlaşılabildi mi?

Hayır yok. ‘Ben doktorcuyum’ diyen arkadaşlar kusura bakmasınlar, ama onların içindeki çok küçük bir kesim hariç onlar da doktorun bu yanını görmediler. Din denildiği zaman bunu hemen reddettiler.

‘Halk Partisi’nden olsa evliya, sokma avluya’ şeklinde sola halkın bakış açısı kitapta yer alıyor. Halkın böyle düşünme sebebi nedir peki?

Halk Partisi ile temsil edilen zihniyet ve körü körüne batılılaşma isteği toplumda hiçbir zaman kabul görmemiştir. Bakıyorsunuz daha önce Serbest Fırka kurulduğu zaman toplumun neredeyse yüzde 90’ı bu partiye meylediyor.  Halk, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na da meylediliyor. Ancak 11 tane milletvekilini idam ederek durduruyorlar bu yönelimi. Partiyi kapatıyorlar.

Sonrasında Demokrat Parti’ye de büyük yönelim söz konusu…

Demokrat Parti de, Halk Partisi’nin içinden çıkan bir partidir. Celal Bayar’la İsmet İnönü’nün zihniyeti çok farklı değil. Menderes’inki de çok farklı değil. Onlar diğerlerinden farklı olarak topluma kendilerini kabul ettirebilmek için onların değerlerinden bazılarının önüne konulan engeli kaldırmışlar. Toplumun kulak pası silinsin diye ezanın Arapça okunmasını serbest bırakmışlar. Ama arka planda baskılar yine devam etmiş. Kitapta da gördüğümüz üzere Said Nursi’nin Ankara’ya girişi Demokrat Parti döneminde yasaklanmıştır.

Said Nursi sistemi ürkütecek ne yapmıştı?

Sistem yapay, ithal ve toplumun dokusuna uymayan bir sistemdi. Rahatsız eden de toplumun dokusuydu. O doku ile kurulmak istenen sistem uyuşmuyordu. Ya o dokuyu yok edeceksiniz ki sistem toplumda yer bulsun, ya da sistemin kendisi yok olacaktı.

SAİD NURSİ’NİN DERDİ İMAN KURTARMAYDI

Said Nursi’nin Türkiye’deki karşılığı nedir? Onun duruşunu, çizgisini nasıl tanımlarsınız?

Onun duruşu, Kur’an’ın ta kendisidir. Said Nursi’nin derdi başkaydı. Kendisi söylüyor zaten, derdi iman kurtarmaydı. Çünkü o sistemin neyle oynadığını çok iyi biliyordu. Said Nursi’nin elinden kitaplarını, her şeyini alıyorlar. Doktor Hikmet’e yaptıkları gibi sigara kağıdının arkasına bile yazmasına müsaade etmiyorlar. Fakat sonuca baktığınızda milyonlarca insan onun peşinden gidiyor. Her şey aslına rücû ediyor. Çünkü bu toplumun doğası odur. Millet kendi doğasını, dokusunu, özünü arıyor.  Diğerleri ise, bu özü setretmek ve saklamakla meşgul. Onun içi insanların beynini yıkamaya çalışıyorlar, ikna odaları gibi şeyler kuruyorlar.

Yakın dönemde ‘İslamcılık’ tartışması gündemdeydi. Said Nursi’nin İslamcılık çizgisi içinde nasıl bir yere sahip?

Bence örnek alınması gereken bir yere sahip.

ŞERİAT-I GARRA DİYE HAYKIRDI

İslamcıydı diyebilir miyiz?

Şeriat-ı Garra diye haykıran bir adamdı. Kur’an ve İslam dışında bir şey düşünmeyen ve kabul etmeyen bir insandı. Ama ideolojik anlamda İslamcı değildi. Bu toplumun dokusuna uygun siyasetin geliştirilmesini isteyen bir insandı. Bizimkiler ne yapıyor, hiç kimse kusura bakmasın ama yine dışarıdan alınan kodlarla İslam’ı izah etmeye çalışıyorlar.

GÖBEKLİ EBAZER OLMAZ

Bunu açar mısınız?

Ne demek İslam sosyalizmi? Sosyalist Müslüman ne demek? Hiç kusura bakmasınlar, ama İslam’a bakış açısından Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın çok gerisindeler. Hikmet Kıvılcımlı, “Aslında Komünizm denilen şey en saf haliyle Hz. Muhammed ve dört halife döneminde yaşandı ve bitti” diyor. Ondan sonrakileri yapay buluyor. Bizimkiler gidip sosyalist bir takım grupların peşine takılıp 1 Mayıs’ta yürüyüş düzenledikleri zaman, daha Müslüman olmuyorlar, sadece kuyruk oluyorlar. Bir de son dönemde bir Ebazer modası var. Göbekli gıdıklı Ebazer olmaz. Eğer göbekli gıdıklı Ebazer olursan, sadece kukla, piyon olursun.

Ebazer nasıl olunur?

Ebazer olmak isteyen üstündeki elbiseden, saçındaki tele kadar olacak. Olamıyorsa da kullanmayacak o ismi. Yoksa hem kendine, hem dinine, hem de Allah’a da zulmetmiş olurlar. Bu durum bir iktidar hırsının tersinden yansımasıdır. Eminim ki bugün Ebazer’e oynayanlar yarın iktidara geldiklerinde çok daha fazla Firavunlaşacaktır. Gönüle dokunmayan hiçbir şey İslamî değildir.

Kitapta ilgi çeken yerlerden birisi de Said Nursi’nin çok meşhur olan bir resminin hikayesinin anlatıldığı kısım. O bölüm kurgu muydu?

O resim çekilirken babam oradaymış. Said Nursi’nin, babam koluna girmek istediğinde kabul etmemesi ise, kendi yükünü başkasına taşıtmak istememesindendir. Ama babamın zihninden geçirdikleri kısmını ben ekledim.

MUHABBETTE AŞIRILIK TEHLİKELİ

Kitabın o bölümünde babanız zihninden Said Nursi’yi neredeyse Peygamberimize benzetir. Şu anki mevcut durumda, Said Nursi’ye olan sevgide akaidî açıdan böyle bir risk mi gördünüz?

Bir şeyin altını çizmek istedim. Muhabbette aşırıya gitmenin tehlikesine dikkat çekmek istedim. Kitabın o bölümünde babamın muhabbette aşırıya gidişinin, kendisini neredeyse peygambere ve Beyazıd-ı Bestami’ye benzetişi, edep çizgisini aşmak olarak değerlendirdiği için öyle celalle bakar Bediüzzaman.

ERDOĞAN MENDERES’E BENZEMEZ

Güncel siyaseti de sormak istiyorum. Başbakan Erdoğan’ı Menderes’e benzetenler mevcut. Böyle bir benzerlik var mı?

Hayır, hiç benzemezler.

Erdoğan’ı, Özal ve Menderes’e benzetenlerin yanı sıra Erbakan’a benzetenler de var. Bu görüşe katılır mısınız?

Erbakan’a da hiç benzemez.

ERBAKAN’DA HÜKMETME İSTEĞİ VARDI

Siz Erdoğan’ı nasıl tanımlıyorsunuz?

Tayyip Erdoğan çok samimi ve ihlâslı bir Müslüman’dır. Tayyip Erdoğan, ne Menderes ,ne Özal, ne de Erbakan’dır. Belki Özal’a çok az bir yakınlığı vardır denilebilir. Menderes, halkın bazı yanlarını bilmekle beraber Halk Partisi’nin içinden çıkmış, toplumun genel dokusunun dışında birisi. Yaşam tarzıyla da öyledir. Erbakan’da ise, Allah rahmet eylesin müthiş bir hükmetme isteği vardı.

KİMSE YALAN SÖYLEMESİN

Tayyip Erdoğan’ın hükmetme temayülü gösterdiği iddiasında olanlar var…

Eğer bu olursa, kendi sonunu hazırlamış olur. Şu an için kendisinde öyle bir şey görmüyorum. Bu istek rahmetli Erbakan’ın kendisinde vardı. Hiç kimse inkâr etmesin, el altından “Emirü’l-müminîn”e biat kâğıtları dağıtılıyordu. Erdoğan’a baktığımızda son seçimin ardından bir balkon konuşması yaptı. Bu konuşmada ‘Ustalık dönemine girdik’ dedi. Bu çok yanlış bir söylemdi. Bu ifadeyi bir süre kullandı. Başta ben olmak üzere birçok yerden itirazlar geldi.  Bu itirazlardan sonra şimdi Tayyip Erdoğan ustalık lafı etmiyor. Bu üsluptan vazgeçti. Tayyip Erdoğan tam bir Müslüman olarak yaşayan birisidir.

Bu yaşam biçimi onun siyasetine nasıl yansıyor?

Tayyip Erdoğan, tüm toplantılarda milletvekillerine ve teşkilat mensuplarına “Biz buraya halkın duasıyla geldik. Buna ters şeyler yaparsak bize verileni geri alırlar” diyor. O, kubbede hoş bir seda bırakmaktan bahsederek ‘başbakanlık, cumhurbaşkanlığı da neymiş’ diyen birisi. Her iktidar odağında, bu bir siyasi parti de olsa, dini cemaat de olsa tepedeki insanın etrafında sürekli gaz pompalayan kişiler olur. Mümkün olduğunca bunları uzaklaştırabilecek kabiliyette olmak önemlidir. Bugün bir cemaatten, hizmet grubundan bahsediyoruz. Onun en tepe noktasındaki insan da Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Orada Fethullah Hocaefendi, İsmailağa’da Mahmut Efendi, siyasi olarak da burada Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül bu memlekette duaya en fazla ihtiyacı olan kişilerdir.

ERDOĞAN’IN ETRAFINDAKİLER KENDİLERİNE ÇEKİDÜZEN VERSİN

Neden?

Rasulullah sürekli, “Beni bir an bile bana bırakma” diye dua ediyordu. Nefis tasarrufundan korunabilmenin yolu budur. Tayyip Erdoğan’la ilgili en güzel tanımı siyaseten muhalefette olan bir danışman arkadaşımız yapmıştır. O, “Erdoğan’ın bir ayağı yerde sabit, diğer yağı ile de siyaset yapıyor. Muhalifleri, medya ve en yakınındaki insanlar siyaset yapan ayağına bakıp ona göre vaziyet alıyorlar. Millet ise doğru yerde duruyor mu diyerek sabit duran ayağına bakıyor. Ve doğru yerde durduğu için de ona oy veriyor” demişti. Kendisinin en büyük korkusu da o ayağının oradan kaymasıdır. Tayyip Erdoğan doğru yerde durmaya devam ettikçe, kendisinin ve partisinin başarısını kendisinden ve partisinden değil, Allah’tan ve milletin duasında bildikçe doğru işler yapmaya devam edecektir, ihlâsına hâlel gelmeyecektir. Allah yardımcısı olsun, doğruluktan ayırmasın. Etrafındakilerin buna göre kendilerine çekidüzen vermeleri lazım, edepsizliğin âlemi yok.

CEMAAT TASAVVUFİ BİR OLUŞUMDUR

Erdoğan ve Gül siyasi aktörler, İsmailağa cemaati malum tasavvufi bir oluşum. Cemaati nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben Hocaefendi’nin söylediği her şeyi kendime alırım. ‘Şu kişiyi kastediyor’ demem. Birinci olarak, kendisinin rehber edindiği Said Nursi Hazretleri’nden bahsederken ‘Hz. Pîr’ der. İsmini neredeyse hiç anmaz ve bu şekilde zikreder. İkincisi cemaatin bir ritüeli vardır. Bence cemaat tasavvufi bir oluşumdur.

Tarikattan farkı nedir?

Tarikat bir kurumsallaşmadır, onun bir silsilesi vardır. Said Nursi, Abdulkadir Geylani Hazretlerine üveysi olarak bağlı olduğu için tarikat oluşturmamıştır. Yani bir icazetle bir yere gelmemiştir, o gönülden bağlıdır. Said Nursi’nin yine kendisinin üveysi olarak Abdulkadir Geylani’ye bağlılığını anlatırken vurguladığı enteresan bir şey vardır. Gavs-ı Azam’ın kutbiyyet makamı olduğu gibi ferdiyet makamı da vardır.  Ve Risale-i Nur onun ferdiyet makamına mazhar olduğu için her Risale-i Nur talebesi ferd-i ferid makamındadır ve aynı zamanda iki imam gelse ikisine de ittiba etmek durumunda değildir.

Hangi kapı açıktır böyle bir durumda?

Doğrudan Risale-i Nur’a bakılır. Bu çok önemli bir şeydir. Siz bunu yok sayarsanız, bir grup taassubu doğar. Hocaefendi Papa ile görüştüğü zaman özellikle Risale-i Nur camiasındaki değişik gruplar çok eleştirdiler.  Özellikle Yeni Asyacılar  “Sen kim oluyorsun, kimden izin aldın ki” dediler. Ben o günlerde bir yazı yazdım ve “Risale talebeleri ferd-i ferid makamındaysa şayet, kimseden izin almak zorunda değil. Doğrudan Risale-i Nur’a bakar hükmünü çıkartır ve gider. Şimdiye kadar siz niye gitmediniz” dedim. Şimdi buradan cemaatteki arkadaşlar ya da diğer cemaatlerdeki arkadaşlar kendilerine pay biçsinler.

Nasıl?

Bir cemaati ya da bir tarikatı asabiyete dönüştürmemek lazım. Nasıl ki bugün Aleviler, Alevilik gibi doğrudan doğruya inanca taalluk eden bir şeyi bir ırka dönüştürmüşlerse, ancak alevi anne-babadan doğan alevi olur diye bir yaklaşım ortaya koymuşlarsa, diğer tarafta da aynı şey olur. O zaman annesi babası Nakşi olan da Nakşi olmak zorunda olur. Ya da anası babası hizmet grubundan ise o, gruba mensup olması gerekir. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Tevhide ihanettir bu.

TAASSUP TEVHİDE İHANETTİR

Bunu ayrıntılandırır mısınız?

Bir tarikate, cemaate intisap etmek fazilettir. İnsanlar eksikliklerini tamamlamak için oraya giderler. Oralar ‘insan tamir atölyeleri’dir. Bunu taassuba dönüştürürsen, cemaatini dayatırsan, tek doğru budur dersen tevhide ihanet etmiş olursun. En önemlisi de, cemaatteki arkadaşının yanlışını bir başkasının doğrusuna tercih edersen, tevhide iki defa ihanet etmiş olunur. Aynısı siyaset için de geçerlidir. Bir CHP’linin doğrusunu, AK Partilinin yanlışına tercih etmiyorsak, kendi ülkene de, siyasete de, partine de, inancına da ihanet etmiş olursun. Hakkaniyet, doğruluk esastır. İman doğrudan doğruya doğruluktur.

AK PARTİ İLE CEMAATİN ELİTLERİ KAVGA EDEBİLİR

Cemaat ile AK parti arasında olduğu söylenen bir kavga var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Sokakta kavga babalar arasında değil çocuklar arasında olur. Yani AK Parti elitleriyle cemaat elitleri arasında kavga olabilir ancak. Bu da çoluk çocuk kavgasıdır.