Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT+ Politikalarının Kıskacında Türkiye

Fikir
Roger Garaudy, “Batı bir ârızadır” diyor. Gücünü ve servetini sömürdüğü zayıf milletlere borçlu olan ve sömürü noktasında zalimlikte sınır tanımayan batı medeniyeti dünyevi hayatta nefsani arzularını ...
EMOJİLE

Roger Garaudy, “Batı bir ârızadır” diyor. Gücünü ve servetini sömürdüğü zayıf milletlere borçlu olan ve sömürü noktasında zalimlikte sınır tanımayan batı medeniyeti dünyevi hayatta nefsani arzularını olabildiğince maksimum tatmin etmek için seküler bazı yasalar ortaya koymuştur. Seküler demokrasinin ortaya koyduğu kurallara ve sabitelere tıpkı din kurallarına riayet eder gibi hareket etmeyi öğrenmişlerdir.

 

Batı dünyası kendi değerler sistemini ihraç etmek için İslam toplumlarıyla çeşitli vesileler ile ilişkiler kurarlar. Bu ilişkiler bazen sivil toplum faaliyetleri aracılığı ile bazen direk hükümetler eliyle gerçekleştirilir. Türkiye’de 70 senedir serbest seçim düzenlenen ve kurucu kodları itibariyle batı dünyası ile yakın ilişkiler kurmak zorunda olan bir ülke olduğu için batı medeniyetinin kültür ve medeniyet ihraç projelerinde doğal çalışma alanı haline gelmiştir.

 

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun

Türkiye’de çok uzun zamandır “kadına şiddet” üst başlığı çerçevesinde kadın ve aile politikalarının şekillendirildiğini görüyoruz. AB kapısında 60 senedir bekletilen Türkiye, AB Uyum Yasaları çerçevesinde kadın, aile ve toplum cinsiyet eşitliği meselelerinde birçok anlaşmaya imza attı. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını uygulamaya geçirdi. İstanbul Sözleşmesi’ne imza attı. Bugün binlerce insanı mağdur eden 6284 Sayılı Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Engellemeye Yönelik Kanunun ikinci maddesinde İstanbul Sözleşmesi’nin esas alındığı bildiriliyor. Son zamanlarda kulaklarımıza çalınan “kadının beyanı esastır” ilkesinin kaynağı da 6284 sayılı kanundur.

 

İstanbul Sözleşmesi ile Türkiye, LGBT+ meselesinde lehte pozisyon alacağını ifade ediyor. Yeşil Gazete’de kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalışmalar yapan Şehnaz Bahçeci ile Kasım 2018’de yapılan röportajda “Sözleşmede sence en önemli ve dikkat çeken maddeler hangileri?” sorusuna verilen cevapta İstanbul Sözleşmesi’nin AB ile ortak çalışan çevreleri nasıl heyecanlandırdığını ortaya koyuyor.

 

Doğrusu yalnızca bir madde saymak benim için zor. Ama birçok düzenlemenin yanında uluslararası alanda kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet konularında alanın genişlemesini sağlayan şu iki noktadan bahsedebilirim:

 

1-) Sözleşmenin kadına yönelik şiddetin bir ayrımcılık formu ve kadının insan hakları ihlali olduğuna dair yaptığı vurgu ile kadına yönelik şiddetin “kadınlar ve erkekler arasındaki tarihsel eşitlikçi olmayan güç ilişkisinin tezahürü olduğu” açıklaması, kadınların güçlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik olarak yorumlanması konusunda son derece önemlidir. Çünkü bu bize şiddeti “bir anlık gaflet, bağımlılıklar sonucu, sevgiden dolayı” gibi toplumda çok kullanılan bahanelerin ötesinde anlama ve yorumlama, ve çözümlerimizi de buradan kurma zorunluluğu veriyor.

 

2-) İstanbul Sözleşmesi’nin öncü yönlerinden biri de, metinde LGBT bireylere yönelik ayrımcılıktan doğrudan ve net bir biçimde söz etmesi. Şiddetin toplumsal cinsiyetlendirilmiş yapısından LGBT bireylerin ne kadar mustarip olduğu, özellikle de Türkiye gibi muhafazakâr bir toplumda ne kadar savunmasız kalıp yabancılaştıkları göz ardı edilemez elbette. Sözleşmenin “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Karşıtlığı” başlıklı 4. Maddesi’ne göre “Bu sözleşme hükümlerinin taraflarca uygulanışında, özellikle de mağdurun haklarını koruyacak tedbirler alınırken; cinsiyet, toplumsal cinsiyet, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmenlik veya mültecilik statüsü veya başka statüler temelinde hiçbir ayrımcılık yapılmayacaktır.” Ayrıca sözleşme, hane içi şiddetin tanımını yaparken “eş” kavramı ile birlikte “partner” kavramını da ele alarak LGBTİ+ (lezbiyen, gey, biseksüel, transeksüel ve interseks) bireylerin içerisinde olabileceği Medeni Kanunda tanınmayan ilişkilerde yaşayabilecekleri hane içi şiddet vakalarını da kapsamakta.”

[1]

 

MEB ETCEP Projesi

Yine son günlerde 2015 yılında MEB tarafından 162 pilot okulda uygulamaya konulan ETCEP (Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme Projesi) gündemde. Kulağa oldukça hoş gelen cinsiyet eşitliği meselesi asli itibariyle politik bir mücadelenin ürünüdür. Toplumda büründüğünüz cinsiyet rolleri sizlere yüklenen bir dayatmadır algısını zihinlere yayma gayesi taşıyan bu projede  “Kız ya da erkek doğmak biyolojiktir, kız ve erkek rollerini toplum size dayatıyor, siz istediğiniz cinsiyeti kendi özgür iradenizle seçebilir onu yaşayabilirsiniz.” mesajı öğrencilere iletiliyor.

 

ETCEP bir Avrupa Birliği Projesi. En büyük paydaşı ise İngiliz kültür diplomasisi kurumu olan British Council. 2016 yılında MEB tarafından yayınlanan videoda ağırlıklı olarak doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerimizde bulunan 10 il, 40 okulda projenin uygulandığı, proje kapsamında 271 etkinlik düzenlendiği kaydediliyor. Yine Ocak 2016’da MEB tarafından yayınlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları El Kitabı ile eğitimcilere okullarda ETCEP projesinin uygulanması noktasında tavsiyeler veriliyor. Kitapçığın giriş bölümünde şu ifadeler yer alıyor. “Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen ve British Council liderliğindeki Konsorsiyum tarafından teknik destek verilen “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi” (ETCEP) kapsamında pek çok faaliyetin yanı sıra, okullarda toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaygınlaşmasını desteklemek üzere Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları geliştirilmiştir.”

 

Yine aynı kitapçığın 93. ve 120. sayfalarında cinsel yönelim vurgusu ön plana çıkıyor. Veliler arasında cinsel yönelim ayrımcılığı yapılamayacağı ve bu ayrımcılık ihtimaline karşı okul yönetimlerinin önceden uyarılması ve bilgilendirilmesi salık veriliyor.[2]

 

Akademi Dünyasında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Üniversitelerde hatta İlahiyat Fakültelerinde toplumsal cinsiyet eşitliği başlıklı dersler konulduğuyla ilgili haberler çıkmıştı. Bu durum aslında yeni değil. YÖK Başkanlığının 2015 yılında yayınladığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği tutum raporunda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği başlıklı derslerin zorunlu veya seçmeli olarak fakültelerde okutulması tavsiye ediliyor. [3]

 

Yine YÖK tarafından 2015 yılında toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı üniversite için çalıştay düzenlendi. Bu çalıştayın dört maddesinden birisi de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” dersinin zorunlu ders olarak müfredata entegre edilmesiydi.

 

Üniversitelerde ardı ardına Toplumsal Cinsiyet Eşitliği merkezlerinin kurulması da bu gündemin doğal olarak yapay ve belli amaçlar çerçevesinde gündem edildiğinin en büyük kanıtlarından birisi. Kadir Has Üniversitesi, Özyeğin Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve birçok üniversitede kurulan merkezler vasıtasıyla bir nevi YÖK tutum belgesindeki tavsiyeler hayata geçiriliyor. Bu kapsamda Kadir Has Üniversitesi 2018 yılını Toplumsal Cinsiyet Eşitliği yılı ilan etti.[4]

 

Akademi kanadında son 3 senede TCE meselesiyle ilgili çok ciddi bir yoğunlaşmanın olduğu görülüyor. Türkiye’de, 24 yıl içinde (ilk tez 1994’te yapılmış) üniversitelerde başlığında “toplumsal cinsiyet” geçen 475 adet yüksek lisans ve doktora tezi yapılmış. 1995 hariç her yıl toplumsal cinsiyetle ilgili bir tez yapılmış. Bu tezlerin yıllara göre dağılımına baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Tezlerin 153 tanesi (%32) son üç yılda yazılmış, yani yaklaşık üçte biri. 2012-2018 yılları arasında toplam 245 tez yazılmış (%51,5), yani yarısından fazlası. En çok 2018 yılında tez yazılmış: 53 tane.[5]

 

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT+ ve Sivil Toplum

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği devletin ana akım politikalarından birisi olmasıyla beraber aynı zaman AB ve BM tarafından destekleniyor. Tüm bu desteklemenin haricinde köklü sanayi kuruluşları ve yurtdışı finansmanlı STK’lar da bu meselenin en büyük paydaşlarından. TÜSİAD Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma grubu, Sabancı Holding tarafından desteklenen Denge ve Denetleme Ağı bünyesinde faaliyet gösteren GEN-DER / Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kolektifi bu mesele hakkında faaliyet yürüten yüzlerce kuruluştan sadece ikisi. Kadın çalışmaları ve LGBT+ mücadelesinin ortak olarak yürütüldüğünü Denge ve Denetleme Ağı internet sitesinde GEN-DER / Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kolektifi çalışma alanlarına bakarak daha iyi kavrayabiliriz. Sosyal ve siyasi politika, kadın, çocuk ve gençlik, medya ve ifade özgürlüğü, eğitim, insan hakları, LGBTI hakları, kültür sanat diye sıralanan çalışma alanları sıralanırken, Denge ve Denetleme Ağına neden katıldıklarına dair açıklamalarında cinsiyetten arındırılmış kamusal alanların oluşturulması tabiri ile neyin amaçlandığı tartışmaya açıktır.

“Kültür, sanat, basın, kent ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yansıdığı her alanda kolaylaştırıcı olarak faaliyet yürütmeyi amaçlayan kolektifimizin, DDA’nın hedeflerinden biri olan sivil kültürü yerleştirmek üzere, toplumsal cinsiyet bağlamında daha demokratik ve cinsiyetlerden arındırılmış kamusal alanların oluşturulabilmesi açısından yeni yöntemlerin üretim sürecine önemli katkılar sağlayacağına inanıyor ve sivil toplum diyaloğunun geliştirilmesinde birikimi ve öngörüleriyle yer alması gerektiğini düşünüyoruz.”[6]

 

Türkiye’de LGBT+ ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini fonlayan kurumlar arasında keskin bir ayrım bulunmamakta. KAOS GL derneğinin 20017 yılında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) ve LGBT+ çalışmalarını fonlayan vakıflar listesinde çok büyük kısmı yurtdışı kaynaklı kuruluşlar olmak üzere 79 kuruluşun LGBT+ alanında yapılan çalışmalara, 21 kuruluşun ise Toplumsal Cinsiyet Eşitliği alanında yapılan çalışmalara fon desteği sunduğu görülmektedir. TCE alanında fon desteği sunan kuruluşlar şu şekilde listelenmektedir.

 

1. Almanya Büyükelçiliği

2. ABD Büyükelçiliği

3. Avrupa Birliği

4. Beşiktaş Belediyesi

5. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı

6. BM Kadın Birimi Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ve Kadının Güçlendirilmesi Örgütü

7. Chrest Vakfı (ABD)

8. COC – Federation Of Dutch Associations For The Integration Of Homosexuality (Hollanda)

9. Danimarka Büyükelçiliği

10. Equal Rights Trust (İngiltere)

11. FARE Network (İngiltere)

12. Ford Vakfı (ABD)

13. Fransa Büyükelçiliği

14. Front Line Defenders (İrlanda)

15. Global Fund for Women (ABD)

16. Kadıköy Belediyesi

17. Norveç Büyükelçiliği

18. İsviçre Büyükelçiliği

19. Tie-Netherlands (Hollanda)

20. Toplum Gönüllüleri Vakfı

21. Transgender Europe (Almanya)

[7]

 

Kültür endüstrisi giydiğimiz kıyafetlerden, kestirdiğimiz saç modellerine, izlediğimiz dizilerden, kullandığımız aksesuarlara kadar yoğun bir cinsiyetsizleştirme operasyonunun taşıyıcısı durumunda. Uluslararası akademi dünyasında ise cinsiyet devrimi, toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBT+ alanında yapılan çalışmalar pozitif anlamda desteklenmektedir. Hatta bazı alanlarda bu konularla ilgili olumlu yönde tavır alınmaması halinde ciddi bir tecrit ve ötekileştirme baş göstermektedir.

 

Film Endüstrisi, Netflix ve LGBT+

Batı dünyasının en çok tartışılan meselelerinden olan Cinsiyet Devrimi küresel medya ağları tarafından üretilen içerikler ile destekleniyor. Yazımızın bu kısmında NETFLİX isimli film-dizi portalında yayınlanan içerikleri irdeleyeceğiz. Mesajını bazen doğrudan bazen dolayı yoldan bilinçaltımıza ileten bu yapımlarda iletilme kaygısı güdülen ortak mesaj cinsiyetsizleştirme ve LGBT+ eşitliğidir. Yapımlarda gördüğümüz ortak özelliklerden birisi de başrol oyuncularından bir ya da bir kaçının muhakkak LGBT+ topluluğuna mensup olmalarıdır.

 

Çarpıcı bir örnek olarak House of Cards dizisini ele alabiliriz. Dizi, hikayesi itibari ile ABD siyaseti içerisinde var olmaya çalışan Underwood çiftinin yaşamını anlatıyor. Dizide Underwood çifti politik başarılarının devamını sağlamak için en ufak bir etik, ilke, değer kaygısı gözetmez. Buna şahsiyetleri, ırzları, namusları dahildir. Birbirlerini politik başarıları için başkalarıyla paylaşmaktan çekinmezler. İnsanları en iğrenç biçimde kullanırlar hatta gerektiğinde öldürürler. Politik başarıyı elde etmek için 35 bölüm boyunca her türlü pis işi yapan bu çift sonunda tek bir mesele için dünyanın en yüce gönüllü insanlarına dönüşür. Birtakım görüşmeler için Rusya’ya giden Underwood çifti, Rusya’da Amerikan vatandaşı LGTB aktivisti bir çiftin tutulduğunu öğrenir. Çiftin özgürlüğü için Rus hükümeti ile iletişime geçilir. Uzun süren pazarlıklar sonucu belli kazanımlar elde edilir. Fakat “gay çift” için herhangi bir taviz koparılamaz. Putin ile birlikte icra edilen basın toplantısı esnasında Bayan Underwood asla yapmayacağı bir şey yapar ve Putin’e karşı duygusal bir konuşma yapar. Adeta Rusya Devlet Başkanı’nı azarlar. 35 bölüm boyunca sadece şahsi çıkarlarını düşünen çift bu mesele için büyük bir risk alır.

 

“She’s Gotta Have It” isimli yapımda ise tek eşliliği kabul etmeyen bir kadının üç erkekle birlikte nikahsız beraberliği anlatılıyor. İslam dünyasındaki çok eşliliği lanetleyen ve bu durumun büyük bir insan hakları ihlali olarak değerlendiren Batı dünyası bu diziyi büyük bir hayranlıkla izliyor. Tek kadın ile ilişki yaşamayı kabul etmeyip üç kadınla nikahsız beraberlik yaşayan bir erkeğin hikayesi anlatılsaydı ne kadar garip karşılanırdı öyle değil mi? Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinde pozitif ayrımcılık ile amaçlanan belki de bu dizi vasıtasıyla tüm çıplaklığı ile ortaya konuluyor.

 

“The İmitation Game” isimli yapımda ise Avrupa’yı bir gay kurtarıyor. II. Dünya savaşında Nazilerin kodlarını çözen deha bir matematikçinin hayatını konu alan filmde ana karakteri diğer deha matematikçilerden ayıran en büyük özelliği eşcinsel olması. Kötü bir çocukluk geçiren Turing, okul hayatı boyunca sessiz, sakin, arkadaşları tarafından ezilen bir tiptir. Cinsel yönelimini açıklamak İngiltere yasalarınca yasak olduğundan ötürü saklanarak yaşamak zorunda kalmıştır. Tüm bu ötekileştirmelere, haksızlıklara ve kısıtlamalara rağmen eşcinsel Turing Avrupa’yı Nazi işgalinden kurtaran cihazı yapar ve bütün Avrupa’nın hayatını kurtarır.

 

Sadece Netflix platformunda İslam’ın gerekliliklerini yerine getirirken eşcinsel kimliğinden de vazgeçmeyen bir kadın karakter de dahil olmak üzere tam 30 tane yapım var. Wikipedia’da yer alan “Medya’da LGTB portesi” çalışmasına göre yaklaşık 1000’den fazla yapımda ana karakterler eşcinsel yönelimlere sahip. Yayınlanmış yapımlarda eşcinsel kadın ilişkilerine 480 defa, eşcinsel erkek ilişkilerine 320 defa yer veriliyor. 1970 ve 80’li yıllarda LGBT+ yönelimine sahip karakterlerin sayıları bir elin parmaklarını geçmezken 2000’li yıllarla birlikte büyük bir ivme yakalanarak neredeyse çıkan her yapımda en az 1 LGBT+ karakter sahne alıyor. Çok daha vahim bir tablo ise çocuklara yönelik LGBT+ mesajı taşıyan yapımların giderek çoğalması. Türkiye’de de yayın yapan Cartoon Network, Nickeledeon, Disney Channel gibi çocuklara yönelik yayım yapan mecralar içerisinde LGBT+ mesajları barındıran eserler yayınlamaya başladı. “Korra Efsanesi: Avatar”, “The loud House”, “My family is Different”,”Steven Universe” bunlardan bazıları. Yapımlarda eşcinsel olmak ve eşcinsel ilişki yaşamak meşru olarak kodlanıp özendiriliyor.[8]

 

Popüler dizi ve filmlerde rol alan çok sayıda eşcinsel oyuncu göze çarpıyor. Sanki bir kota varmışçasına her yapımda eşcinsel olmak zorundaymış gibi bir manzara yaratılmış durumda.  Eşcinsel olmak senaryolarda bir ayrıcalık olarak resmediliyor. Heteroseksüel yani sadece karşı cinsle ilişki geliştirmek ise bayağı olarak damgalanıyor.  Bu isimlerden bazıları; Angelina Jolie, Megan Fox, Matt Dallas, Lindsay Lohan, Miley Cyrus, Rickie Martin, Neil Patrick Harris gibi isimler. Göze çarpan başka bir durum da  Lindsay Lohan, Miley Cyrus gibi gençliğinde çocuk yapımlarında rol almış, genç jenerasyon ile duygusal bir bağ kurmuş ve zihinlerde iyi imajı olan insanların eşcinsel olması. Örneğin; Miley Cyrus daha bir kaç yıl önce anketlerde Amerikan halkının en çok güvendiği ünlü olarak öne çıkmıştı.  Yetişkinlikleriyle beraber, cinsel kimlikleri üzerinde yaptıkları bu açıklamalar sevenleri üzerindeki pozitif imajlarıyla harmanlanıp toplum önüne sunuluyor. Bu da toplum mühendisliği yapanlar açısından oldukça kullanışlı bir vaka haline dönüşüyor.[9]

 

Uluslararası Akademi Dünyasında LGBT ve Cinsiyet Eşitliği

Din adamlarının toplumsal hayatta etkisi Rönesans, Reform ve Sanayi Devrimi ile pasifize edildi. Doğa elbette boşluk kabul etmiyor. Sanayi Devrimi sonrası gelişen ve günümüze kadar gelişen süreçte bilim bir dogma haline getirildi. Yeni tabularımızı üretenler ise bilim adamları. Fakat Bilim dünyasının hegemonya ve sermaye gruplarıyla kurduğu ekonomik ve siyasal temelli ilişkiler bilim adamlarına yüzde yüz itibar edilmemesi gerçeğini bizlere gösteriyor.

 

Bugün Amerika’da sosyoloji alanında çalışmak isteyen bir bilim insanı adayı sanki kanun varmışçasına LGBT+ veya cinsiyet çalışmak zorunda. Bununla ilgili en bariz ve aydınlatıcı örnek sanıyorum ki “Sokal” skandalıdır. Amerika’da öğretim görevlisi olan üç kafadar James A. Lindsay, Helen Pluckrose ve Peter Boghossian yazdıkları saçma makaleleri bilimsel dergilere göndermeye başlarlar. Popüler jargona uygun kelimelerle yazılmış olan 20 makaleden 7 tanesi popüler ve itibarlı dergilerde yayımlanmaya hak kazanır, 4 makale de “online” olarak yayımlanır, 3 tanesi ise henüz o dönem inceleme aşamasındadır. Yazdıkları makalelerden bir tanesi yılın en iyi 12 makalesi arasına seçilerek “Gender, Place, and Culture” dergisinde yayımlanır. Üstüne akademik çalışma yapan öğretim üyelerinin çalışmalarını incelemeleri için kendilerine 3 tane de makale gönderilir. Wall Street Journal gazetesinin dikkatli araştırmacısı Jillian Kay Melchior olayları sorgulamaya başlayana kadar da durumu kimse fark etmez. Olayın vahametini anlatmak açısından bu üçlünün yazdıkları makalelerin başlıkları bile fikir verecek düzeyde diye düşünüyorum.[10][11]

 

” Human reactions to rape culture and queer performativity at urban dog parks in Portland, Oregon” – Gender, Place, and Culture  dergisinde yer bulan bu makalede köpek tecavüzlerine ve eşcinsel birlikteliklere verilen insan tepkilerini konu alıyor. Köpeklere verilen tepkilerle ile insanlara verilen tepkiler arasında organik bağ kuran bu tamamen kurgu yazı inanılması güç şekilde bilimsel bir dergi tarafından taltif ediliyor.

 

“Going In Through the Back Door: Challenging Straight Male Homohysteria, Transhysteria, and Transphobia Through Receptive Penetrative Sex Toy Use” Bu makale “Sexuality and Culture” dergisinde yayımlanıyor. Makalede erkeklerin bir seks oyuncağı ile ters ilişkiye girmesi durumunda transları daha rahat anlayabilecekleri anlatılıyor.

 

“Our Struggle is My Struggle: Solidarity Feminism as an Intersectional Reply to Neoliberal and Choice Feminism” Affilia dergisinde yayınlanan bu yazı Hitler’in Kavgam adlı eserinin feminizme göre uyarlanmış hali.

 

Buradaki eserler içlerindeki tutarsızlıklara, kanıt eksikliklerine ve bilimsellikten uzak oluşlarına rağmen çok kolay bir şekilde akademi camiası içerisinde yer buldular. Sokal Skandalı aslında, akademi camiası içerisindeki ideolojik körlüğü, LGBT+ alanında yapılan pozitif ayrımcılığı,  ortaya çıkaran bir skandaldır. Bu yazıdan muradımız bütün bilimsel makalelerin ve dergilerin etik değerden ve bilimsellikten uzak çalışmalar olduğu değildir. Fakat görüldüğü üzere toplumun kendilerine verdiği saygınlığı bazı çevrelerin istismar ettiği açıktır. Sorgulanamaz olarak kabul edildiğinde güç erkleri tarafından toplum mühendisliği için nasıl kullanışlı bir araç olarak getirildiği bariz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Sonuç

“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahit tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.” Bakara-204/205

 

Etrafımızda gelişen birtakım hadiselerin tamamen doğal süreç içerisinde herhangi bir etkiye maruz kalmadan hayatımıza girdiği ve yaşamımızı şekillendirdiğini düşünmek olanaksızdır. Hayat akıp gidiyor ve asla boşluk kabul etmiyor. Dünya bizim etrafımızda dönmüyor ve bizim harekete geçmemizi beklemiyor. Bizim yan gelip yattığımız zaman birileri başka bir ortamda başka gayelere hizmet ediyorlar.  

Seküler demokrasinin tanrıları bizim yaşadığımız dünyanın kurallarını koymuşlar. Ne tartışacaksak, neyi istişare edeceksek onların çizdiği daire içinde yapmamız gerekiyor. Çünkü onlar yeni dünyanın sahipleri. Kopenhag kriterlerinin, demokratikleşmenin, cinsiyet eşitliğinin, kadın haklarının, çocuk haklarının, mülteci haklarının, insana ve doğaya dair tüm kural ve kaidelerin sahipleri onlar. Eğer kadına dair bir şey söyleyeceksek onların öngördüğü ölçüde söylememiz gerekiyor.  Peki biz neye inanıyoruz, neden inanıyoruz, hangi değerler uğruna mücadele veriyoruz veya böyle bir kaygımız var mı?

 

Eğer hayatını İslam’ın değerleri ve ilkeleri değil seküler demokrat tanrıların aygıtları dolduruyorsa bir süre sonra bu aygıtların propagandasının aksine bir şey düşünmek sana sanki bir suç işliyormuş hissiyatı verebilir. Bazen de suç işleyebilirsiniz. Öyle ki bazı ülkeler seküler demokrasinin tanrılarına hediye sunmak için bazı düzenlemeler yapıyorlar. İşte İstanbul Sözleşmesi ve bu memlekette nokta kadar yer kaplamayan örgütlerin baskısıyla çıkartılan kanunlar. Bu kanunlar kime karşı uygulanıyor? Bu memlekette sabahtan akşama kadar çalışan milyonlarca sessiz yığına karşı. Onlar sahipsiz bırakılmışlar. Siyasetçiler sessiz milyonlardan oy devşiriyor sonra gidip toplumda nokta kadar yer kaplamayan ama sesleri herkesten daha fazla çıkan AB destekli baskı gruplarının tavsiyeleriyle kanunları düzenliyorlar.

 

Sonra bir sabah kalkıyoruz insanların eşleri tecavüzcü diye devlet tarafından tutuklanıyor, çocuklarıyla birlikte kadınlar ortada bırakılıyor. Sefalete mahkum edilen kadınların çığlığı Rockfeller vakfında çalışma yürüten feminist kadınlar kadar ürpertici bulunmuyor. Çocuğumuzu okula güvenle gönderiyoruz fakat okulda ona LGBT+ yönelik pozitif politikalar ders olarak okutuluyor. Camide İlahiyat Fakültesinde cinsiyet eşitliği dersi almış imamın arkasında saf tutuyoruz. Çocuğumuz kucağında bilgisayarla NETFLİX dizi platformunda bazı yapımları izliyor. İngilizcesi gelişecek diye seviniyoruz. Ama içeriği hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Çocuğumuzu, ailemizi, neslimizi şekillendiriyorlar. Ekini ve nesli böyle ifsat ediyorlar. Ve bizim değerlerimizle büyüyen politikacıların çoğu bu ifsadın taşıyıcısı haline geliyorlar.

 

Birileri Batı’nın değerlerini ve ilkelerini bu memlekete ihraç etmek için yüzlerce vakıf dernek kurarken, medya komiteleriyle, hukuk birimleriyle canla başla çalışırken, politikacıları baskı altına alarak istedikleri yasaları istedikleri biçimde kanunlaştırırken biz ihalelere en düşük fiyat teklifini verip kazandığımız paralarla bir yerlere bağış yapıp işin içinden sıyrılamayız. Mücadelenin gerekliliklerini yerine getirmeyip sürekli bir yerlere havale edemeyiz. Bizim çocuklarımız, bizim ailemiz, bizim neslimiz, bizim vatanımız tehlike altında. Farkına varmak mecburiyetindeyiz. Henüz vakit varken.

 


[1] https://yesilgazete.org/blog/2018/11/20/25-kasima-dogru-toplumsal-cinsiyet-esitsizligine-karsi-mucadelede-istanbul-sozlesmesinin-onemi/

[2] http://www.academia.edu/26057837/TOPLUMSAL_CİNSİYET_EŞİTLİĞİNE_DUYARLI_OKUL_STANDARTLARI_EL_KİTABI

[3] http://www.yok.gov.tr/documents/10279/22712333/YOK_Tutum_belgesi.pdf/ …

 

[4] http://www.thebrandage.com/kadir-has-universitesi-2018-yilini-toplumsal-cinsiyet-esitlik-yili-ilan-etti-8211

[5] https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/

[6] http://www.birarada.org/tr/27354/GEN-DER-Toplumsal-Cinsiyet-Calismalari-Kolektifi

[7] http://panel.stgm.org.tr/vera/app/var/files/k/a/kaos_gl_rehber_web_ver02.pdf …

[8] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_LGBT-related_films_by_year

[9] https://en.wikipedia.org/wiki/Lists_of_television_programs_with_LGBT_characters

[10] https://www.chronicle.com/article/Sokal-Squared-Is-Huge/244714

[11] https://www.wsj.com/articles/fake-news-comes-to-academia-1538520950

 

Furkan Gençoğlu – Mahmut Resul Karaca

Genç Öncüler Dergisi