Mülteci krizi değil ViCDAN KRiZi

Fikir
Prof. Dr. Birol Akgün’ün Star Açıkgörüşteki yazısında mülteci krizinin arka planı,Avrupa’nın tavrı,bu tavrın kökenleri ve krizin çözüm imkanlarını tartışıyor.İşte o yazı… Avrupa...
EMOJİLE

Prof. Dr. Birol Akgün’ün Star Açıkgörüşteki yazısında mülteci krizinin arka planı,Avrupa’nın tavrı,bu tavrın kökenleri ve krizin çözüm imkanlarını tartışıyor.İşte o yazı…

Avrupa ülkeleri II. Dünya Savaşı sonrasında ilk kez geniş kapsamlı kitlesel bir göç dalgası ile karşı karşıya kalmış gözüküyor. Çoğunluğunu Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki savaş, çatışma ve fakirlikten kaçanların oluşturduğu yeni mülteciler karşısında AB ülkeleri hem zihinsel hem de politik-idari anlamda hazırlıksız yakalandı. Siyasi liderler birbirlerini suçlarken, Schengen vize sistemi ve Dublin mekanizması gibi AB’nin göçü yönetme araçları fiilen işlevsiz kalmış durumda.

Diğer yandan mültecilerin çoğunun Müslüman olması ise, 11 Eylül olayları ve IŞİD eylemlerinin etkisi altında giderek İslamafobik hale gelen Avrupa kamuoyunda konunun insani temelde tartışılmasını zorlaştırıyor.

Ancak zorlu göç yolunda ölen çocuk ve kadın cesetlerinin Akdeniz sahillerine vurmaya başlaması ve Avrupa’da onlarca insanın kamyon kasalarında ölü bulunması gibi gelişmeler tüm dünyada yeni göç dalgasına karşı insani duyarlılığı artırırken, göçe neden olan güvenlik sorunlarının çözülmesi konusunda küresel güç merkezlerinin harekete geçmesine yönelik beklentileri yükseltiyor. Tüm maliyetine katlanarak tek başına iki milyon Suriyeliyi misafir eden Türkiye’nin politikası ise çok daha fazla takdir ediliyor ve insanlığa örnek gösteriliyor.

Güvenlikçi paradigma

Avrupa ülkelerinin göç karşısındaki doğal tepkisi daha çok güvenlikçi paradigmayı yansıtıyor. Bazısı yalnızca Hıristiyan göçmenleri alacaklarını açıklarken, diğer bazıları sınırlarına dikenli tel örmekle meşguller. Oysa Avrupalı liderlerin anlaması gereken şey küreselleşmenin güçlü dinamiklerinin hiç kimseye izole edilmiş steril bir ortamda yaşama şansı tanımayacağı gerçeğidir.

21.yüzyılda Avrupalılar yeni Çin Seddi inşa ederek veya yeni Berlin duvarları örerek yalnızca zengin Hıristiyan beyazların yaşamasına izin verilen korunaklı bir kalede yaşayamazlar. Sermayenin olduğu kadar, insanların, ürünlerin, fikirlerin ve hatta mikropların serbestçe dolaşabildiği küreselleşme şartlarında canını kurtarmak için her türlü tehlikeyi göze alarak hayallerindeki zenginlik adasına koşan mültecileri ne denizlerin dalgaları ne de Macaristan’ın dikenli telleri durdurabilir. Gelen insanları “yalnızca insan” olarak değil de, barbar ya da gayri Hıristiyan (i.e. Müslüman ya da Arap) olarak görmek ise, Batı uygarlığını dibe vurduran utanç verici bir zihniyetin tezahürü olarak okunabilir ancak.

Akdeniz’i Avrupa’yı ekonomik olarak fakir, zihniyet olarak modernleşmemiş, zihniyet olarak gelişmemiş(!) ve inanç olarak Batının ötekisini oluşturan Müslümanların yaşadığı coğrafya ile Avrupa’yı birbirinden ayıran/tecrit eden doğal bir koruma alanı olarak görmek son derece yanlış ve yanıltıcıdır.

Oysa Akdeniz tarih boyunca bir ticaret yolu olduğu kadar farklı medeniyetlerin kesiştiği bir geçiş coğrafyasıdır. Güneyi ve doğusu fakirlik, çatışma ve ölüm coğrafyası haline gelmişken, Kuzey’deki komşularının insanları yakan bu yangının alevinden etkilenmeyeceğini düşünmek ya tarihi tecrübelerden ders almayacak kadar hafıza yoksunu olmak demektir, ya da jeopolitik gerçeklerden ve bölgesel siyasetin güncel vaziyetinden bihaber olmak demektir.

Ne kadar kendi sorunları ile uğraşırsa uğraşsın Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki gelişmeleri bilmemesi mümkün olmadığına göre, Avrupa’nın gelişmeleri göz ucuyla izleyecek kadar uzak durmaya çalışması son derece bilinçli bir siyasi tercihtir ve bu politikanın arkasında bir takım tarihsel ve ideolojik nedenler yatmaktadır.

İslamofobik yaklaşım

Öncelikle Avrupa kendi halkına karşı kullandığı tüm özgürlükçü söylemlere rağmen ruhunun derinliklerinde ve kültürel kodlarında çok güçlü bir ırkçı ve dışlayıcı geleneği taşımaktadır.

Mezhep savaşlarında ve 20. Yüzyılda 20 yıl arayla yaşadıkları iki dünya savaşının acıları ve etkileri insanlık hafızasında hala tazedir. Soğuk savaşın bitiminde Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde Sırpların sözde medeni Batının gözleri önünde Müslüman Boşnaklara yaptıkları soykırım unutulmuş değildir.

Ayrıca 11 Eylül terör olayları sonrasında ABD ve Avrupa’da yükselen İslamofobik dalga ve nihayet DAİŞ terör örgütünün işlediği gayri insani ve son derece ilkel cinayet sahnelerinin geniş halk kitlelerinde yarattığı reaksiyonlar, ne yazık ki modern toplumlarda ötekini anlamanın ve ötekiyle anlaşmanın en etkin yolu olan empati duygusunu insanlık vicdanını topyekun öldürmüş gözüküyor.

Tüm aydınlanma, özgürleşme ve laikleşme tecrübesine rağmen, Avrupa’nın özellikle dış dünyaya kaşı uyguladığı politikalarında açıktan konuşulmayan ama Batı tarihini bilenlerin kolayca okuyabileceği bir teo-politik yaklaşımın izlerini görmemek mümkün değil. 

Başta Almanya olmak üzere Avrupa hala bilinçaltındaki 1453 travmasından kurtulabilmiş değil. Bu nedenle kendi içinde Müslümanları hep içindeki Truva atı gibi görüyor. Müslüman göçmenlerin Batılıların sahip olduğu haklara sahip olmasından tedirginlik duyuyor. Sokaklarında, alışveriş merkezlerinde, işyerlerinde sakallı ve başörtülü Müslümanlar görmekten hoşlanmıyorlar.

Bir zamanlar Avrupalıların içinde yaşayan Yahudilere karşı beslenen duygular bugün daha baskın biçimde Müslüman nüfusa karşı duyuluyor. Ne yazık ki, Batıda Müslümanlar medya üzerinden bir korku ve hatta nefret objesine dönüştürülmüş durumda. Bu nedenle Avrupa halkları Müslümanlar söz konusu olduğunda merhamet ve vicdan fakiri haline geliyor.

Ancak Müslümanlara karşı ne kadar şüphe ve hatta düşmanlık beslerse beslesin, tarih ve beşeri gerçekler Avrupa’nın beklentilerinin tersine esiyor. Zira küreselleşme şartlarında Avrupa’nın bir “kale Avrupası” (Fortress Europe) olarak kalabilmesi mümkün değil. İletişimin, ulaşımın ve etkileşimin bu kadar arttığı bir tarihsel konjonktürde, Avrupalıların kendisinin ötekisi olarak gördüğü Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabul etmekten başka çareleri yok.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyo-ekonomik nedenlerle milyonlarca Müslüman AB ülkelerine göç ettiler. Fransa (Mağripliler), İngiltere (Pakiler) ve Almanya (Türkler) gibi ülkelerde milyonlarca Müslüman yaşıyor. Şimdi Arap Baharı sonrasında Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da artan iç savaş ve çatışma şartları yeni bir göç dalgasını tetikledi. İnsanlar akın akın tüm zor şartları aşarak insanca bir yaşam sürebilmek için zenginlik, refah ve huzur adası olarak gördükleri Avrupa’ya doğru akıyor.

Batı’nın göz zevki

Batı’nın göz zevkini, zihinsel konforunu ve iç dengelerini bozsa da bu insan akını tıpkı deprem veya sel felaketi gibi doğal bir zorunluluk olarak kabul edilmeli ve ortak bir insani politika benimsenerek yönetilmelidir.

Kuzey Afrika ve Akdeniz kaynaklı iltica krizini yönetebilmenin birinci şartı ise adil bir yük paylaşımıdır. Göçün yükü birkaç ülkeye bırakılmamalıdır. Örneğin Türkiye’de yaşayan 2 milyon Suriyeli misafirlerimiz için uluslararası toplum harekete geçmeli ve acilen ciddi bir şekilde maddi yardımda bulunmaya başlamalıdırlar.

İkincisi, ilticanın kaynağının kurutulabilmesi için bölgedeki iç savaş ve çatışmalara radikal bir müdahalede bulunulmalı ve istikrar ve güven yeniden tesis edilmelidir.

Bunun yolu da başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere küresel yönetişim sisteminin etkin biçimde çalıştırılmasından geçmektedir. Örneğin artık tüm insanlığı tehdit eden bir güvenlik sorunu haline gelen Suriye krizinin bitirilmesi hususunda Avrupa ve ABD’nin ortak bir irade sergileyerek Rus-Çin vetosunu aşması ve İran’ın ifsat edici rolünü sınırlaması elzem haline gelmiştir.

Özgürlük ve demokrasi gibi batılı değerlere kavuşma adına yola çıkan muhalefetin doğal hak taleplerinin karşılanacağı ve toprak bütünlüğünün korunacağı bir siyasi formül üretildiği takdirde, ölümlerin, çatışmaların ve dolayısıyla göçlerin asıl nedenini oluşturan Esed rejiminin çökmesi ve IŞİD ve PYD gibi bölücü ve yıkıcı tedhiş gruplarının dağılması mümkündür.

Sonuç olarak, göç meselesi salt bir güvenlik konusu değildir, insani bir olgudur. Sınırları kapatmak gibi güvenlik tedbirlerinin artırılmasıyla çözülemez. Kapsamlı bir yaklaşım, sabır ve dayanışma gerektirir. Önce mültecilere insanca muamele edilmelidir ki, bu konuda Türkiye’nin tarihsel ve güncel tecrübeleri ve yaklaşımları tüm insanlık adına yüz ağartıcı örneklerle doludur ve mutlaka faydalanılmalıdır. Ve nihayet göçün kökenleri araştırılmalı ve kalıcı çözüm için gerekli siyasi, diplomatik askeri tedbirler acilen atılmalıdır.