Harem Sahneleri Ne Kadar Gerçekçi?

Fikir
Röportaj: Adnan Öksüz "1980’li yıllara kadar 2. Abdülhamit hakkında kimse olumlu bir laf söyleyemezdi. Çok olumsuz bir figürdü. Bu devletin bir Padişahı olmasına rağmen Vahdettin ağıza bile...
EMOJİLE

Röportaj: Adnan Öksüz

"1980’li yıllara kadar 2. Abdülhamit hakkında kimse olumlu bir laf söyleyemezdi. Çok olumsuz bir figürdü. Bu devletin bir Padişahı olmasına rağmen Vahdettin ağıza bile alınamazdı. Çok sert bir tarih anlayışı vardı, Türkiye’de."
 
Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya yıllardır çilesi hiç bitmeyen coğrafyalar… Özellikle Ortadoğu yanıyor. Peki neden böyle? Neden Ortadoğu’da yanan ateş bir türlü söndürülemiyor? Ve tam da bu soruların sıklıkla sorulduğu günümüzde Osmanlı İmparatorluğu neden daha bir gündeme geldi? İşte tüm bu soruları, tarih araştırmalarıyla bilinen ve tarihi kitap sayfalarından ‘sevdirerek’ çıkarıp anlamamızı sağlayan bir isme sorduk. Habertürk TV’de ‘Tarihin Arka Odası’ programıyla haklı bir ün kazanan Marmara Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Erhan Afyoncu, Göztepe Kampüsü’ndeki odasında kalabalık bir öğrenci topluluğu önünde sorularımızı içtenlikle cevapladı.
 
* Osmanlı İmparatorluğu dönemi son dönemde ağırlıklı olarak gündeme gelmeye başladı. Sizce neden?
 
-Son yirmi yıl içinde dünyada tarih çok popüler oldu. Türkiye’de de dünyada da Osmanlı çok gündeme gelmeye başladı. Bunun en önemli sebebi Osmanlı’nın hakim olduğu coğrafyanın tekrar alev alev yanmaya başlamasıydı, özellikle Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar… Böyle olunca Osmanlı İmparatorluğu tekrar gündeme geldi. İşin ilginç yanı 1990’lı yıllardan itibaren hem dünya hem de biz Osmanlı’yı yeniden keşfetmeye başladık. Kayıp malımızı bulur gibi. Bunun üzerine bir de 1999’da 700. Kuruluş Yıldönümü kutlamaları Osmanlı Dönemi’nin aktif olarak  gündeme gelmesinde çok büyük rol oynadı. Bunda da özel televizyonların büyük fonksiyonu var. Çünkü tek kanal TV olsaydı bu kadar tesirli olmazdı. Özel TV’lerde tartışmalar yapıldı, paneller oldu, tarihçiler ön plana çıktı. 
 
* Osmanlı’nın yeniden konuşulmasında medyanın çok mu etkisi oldu?
 
-Tabii, medyanın çok büyük etkisi oldu. Dediğim gibi tek kanallı olmaması nedeniyle. 1999’da depreme rastlaması sebebiyle bazı kutlamalar iptal edilse de 700. Kuruluş yıldönümünde önemli olan bir şey daha oldu; Osmanlı devlette de paylaşıldı. Artık şu ortadan kalktı; birkaç tane dinazorun haricinde ‘Biz Osmanlı değiliz. Osmanlı ayrı bir devletti biz ayrı devletiz’ anlayışı yok oldu. Birkaç istisna dışında. Bu oturdu. Şimdi bu çok komik gelebilir ama 1980’li yıllarda bile bu hâlâ aktifti. 1980’li yıllara kadar 2. Abdulhamit hakkında kimse olumlu bir laf söyleyemezdi. Çok olumsuz bir figürdü. Bu devletin bir Padişahı olmasına rağmen Vahdettin ağıza bile alınamazdı. Çok sert bir tarih anlayışı vardı, Türkiye’de.

* Başka neler etkili olmuştur böyle bir süreçte? Mesela dış faktörler de var mıdır?
 
-Elbette. 1990’lı yıllardan itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Komünizm’in çökmesiyle birlikte dünya yeniden tanzim edilmeye başlandı. 30-40 yıldır dünyaya hakim olan bir ideoloji çöküyor, Sovyetler Birliği dağılıyor, Komünizm ideolojisinin etkili olduğu coğrafya paramparça oluyor ve yeniden tanzim ediliyor. Bütün Arap coğrafyası da aynı şekilde. Suriye, Irak böyle… Yugoslavya dağılmış, 6 tane devlet kurulmuş yerine. 1999’da Sırplar Boşnaklara saldırdılar ‘Kosova’nın intikamını alıyoruz’ diye… Bütün bu gelişmelerin ortasında dünya ‘Kimmiş bu Osmanlı?’ diye sormaya başladı. Bu arada o yıllarda New York Times’ta David Fromkin İsimli bir yazar, "Bir hayalet Amerika’yı pençelerine almış, bırakmıyor. Kosova’da Balkanlarda, Kafkaslarda, nereye giderse gitsin Osmanlı hayaletiyle karşılaşıyor Amerika…" diye yazdı. Esasen söylemek istediği şuydu; Asırlarca süren bir imparatorluk çökmesine rağmen o imparatorluğun o bölgelerde halen izleri duruyor. Osmanlı’nın yönettiği bölgelerde biz Batılılar gibi kendi dinimizi, dilimizi dayatmadık ama asırlar içinde sizin yönetim anlayışınız oraya yansıyor. Şehircilik anlayışınız oraya yansıyor. Devlet  zihniyetiniz oraya yansıyor.
 
* Tam da burada şu soru akla geliyor; şöyle bir şehir efsanesi var: "ABD, Osmanlı’yı kendisine örnek almıştır, Amerika’nın bu kadar gelişmesinde Osmanlı’nın hemen her şeyi ile model alınmasının da fonksiyonu var…" diye.  Sizce bu görüş ne kadar gerçekçi? Gerçekten de uzun yıllardan bu yana Osmanlı sistemini araştıran, kopyalayan Amerikalı uzmanlar var mı?
 
– Genelde şöyle konuşulur; Amerika ve Osmanlı Eyalet Sistemi gibi… Böyle değil ama. Büyük İmparatorluklar her zaman belli bir miras bırakır geride. Sadece Osmanlı da değil… Moğollar’dan, Arap imparatorluklarından, Bizans’tan alıyor. Amerika da böyledir. Amerika da insanlık tecrübesini çeşitli yollarla kendisine aktarmıştır. Bunun neticesinde Osmanlı da vardır. Fakat Amerika’nın kurulup yayılmasının kendine mahsus dinamikleri var. Çok farklı. Yeni bir coğrafyada kurulmuş. Avrupa, Asya gibi değil. O doğru değil… Ama zaman zaman Amerika’yı kuran kurucu babalar, bütün dünya tarihinden tecrübe alıp ders çıkarıyorlar. Bunun içinde Osmanlı da olmuştur.
 
Amerika’nın kurucu büyük gücü masonlardı
 
* Birebir alma şeklinde olması zaten mümkün değil diyorsunuz…
 
-Birebir alma zaten mümkün değil… Orada eyalet sistemi var. Neden? Amerika baştan koloniler şeklinde kurulmuş.  Çok somut örnekler yok. Amerika’nın kuruluşunda masonlar var mesela. Asıl kurucu büyük güç olarak. Amerikalı uzmanlar yalnız Osmanlı’yı değil Çin’i de inceliyor. Büyük devlet böyle olur zaten. Büyük devlet bilgiye hükmeden devlettir. Amerika, Japonya ile harp ederken Amerikalı antropologlar Japon kültürünü ve Japon insanını inceliyorlardı. Tanımazsanız rakibinizi geri kalırsınız bölgenizde. Mesela Amerika’nın bölgede rakip olarak gördüğü ülkeler arasında Türkiye 1. sırada değil, mesela Çin kadar değil. Ama buna rağmen gönderdikleri büyükelçiler hem Türkçe’yi biliyor, hem İslamiyeti biliyor. Bu büyük devlet olmanın gereği. Bunu zamanında Osmanlı da yaptı. Şimdi bunu Amerika yapıyor. Ama dediğiniz gibi o bir şehir efsanesidir. Roma’da da, Osmanlı’da da, İngiliz İmparatorluğu’nda da, Amerika’da da büyük devlet olmanın gerektirdiği şeyler yapılmıştır. Yapmayan devlet zaten büyük olma vasfını kaybeder. İngilizler kaybetmiştir, Osmanlı kaybetmiştir, Amerika bunu yapmadığı takdirde Amerika da kaybedecektir. Büyük devletler, süper güçler normal devletler gibi davranamaz, normal devletler gibi düşünemez, normal devletler gibi gündelik yaşayamaz. 4. Murat zamanında Lehistan’dan yardım isteniyor, "yardım edin" deniyor. "Bugün yardım alan yarın emir alır" diyor. Devlet bunu biliyor, aynısını şimdi Amerika yapıyor. Dağılmayla birlikte, Balkanlarda, Kafkaslarda, Ortadoğu’da Osmanlı izleri ortaya çıkmaya başladı. Bugün Selanik’e gidin 2 tane düzgün yapı vardır, bir Beyaz Kule’dir, Kanuni zamanında yapılmıştır, bir diğeri Selanik Makedonya Eyalet Konağı’dır. O da İkinci Abdulhamit döneminde yapılmıştır. Sadece Türkiye’de değil Osmanlı coğrafyasında bu böyledir. Beyrut’ta Hükümet Konağı da böyledir, devasa bir yapıdır. 500 yıl kalmışsınız izleriniz orada duruyor.
 
Osmanlı kimsenin diline, dinine, mezhebine karışmadı
 
* Peki, Osmanlı o coğrafyada 500 yıl nasıl kaldı? Ve şu anda o bölgelerdeki yangını siz neye bağlıyorsunuz?
 
-Şu andaki en büyük problem şu: kurulan devletlerin çoğu sun’i devlet. Ürdün diye bir devlet  kuruyorsun. Ürdün ismini bir nehirden alıyor. Irak diye bir devlet kurulmuş. Kürdü, Türkmen’i koymuş, Şii-Sünni Arabı koymuş işte Irak olmuş. Kendi çıkarlarına göre dünya haritasını çizmiş İngiliz uzmanlar. Bir devletin olabilmesi için orada milletin olması lazım. Iraklı diye bir millet var mı? Yok. İngilizler tüm Arap coğrafyasını bir devlet yapma taahhüdüyle girmişlerdi, fakat Şerif Hüseyin’e bu taahhütlerini tutmadılar. Çünkü tek bir Arap devletinin kendi aleyhlerine olacağını biliyorlardı. Böldüler. Irak’la Suriye’yi neye göre ayırıyorsun. İki tarafın halkı da Arap. Ürdün’ü, Filistin’i ayırıyor. Lübnan’ı ayırıyor. Suudi Arabistan’ı ayırıyor. Aşirete, çıkara, petrolün dağılım sahasına göre ayırmış. En büyük problem bu. Suriyeli diye bir millet yok, Suriye diye bir devlet de olamaz. Orada ortak bir payda olması lazım. Irak gibi kozmopolit bir coğrafyada bu daha da etkin hale geliyor. O yüzden Irak’ın bütünlüğünü sürdürmesi uzun vadede zor. Geçici bir süre gidecek ondan sonra dağılır, inşallah çok kan dökülmeden yörüngesine oturur, bu coğrafyalar.
 
Bir Lübnan’ı yönetmek bile çok büyük problem. O kadar çok millet var ki.
 
Osmanlı onlarca millet, din ve mezhebi yönetti. Osmanlı’da çok üst düzey bir anlayış var. Günümüzde bağlaşacak bir anlayış değil. Bu imparatorluk zihniyeti. Yani ulusal devletlerden çok farklı anlayışla yola çıkıyor imparatorluklar. Her milletin dinine, diline, mezhebine karışmıyor Osmanlı. Osmanlı’nın uyguladığı İslam Hukuku’na göre gayri Müslimlere özel bir statü tanınmış, o statüye uyup belli vergisini verdiği takdirde kendi dininde yaşayabiliyor. Kendi mezhebinde de yaşayabiliyor. Mezhebine de karışmıyor. Dilini konuşabiliyor. Adama Fransızların yaptığı gibi, "illa da Fransızca konuşacaksınız" demiyor ya da İngilizlerin yaptığı gibi, "illa da İngilizce konuşacaksınız" dayatmasını yapmıyor. Mesela Fildişi Sahilleri en iyi Fransızca konuşulan bölgelerden biri. Fransız sömürgesi olmuş. Oraya Fransızca’yı dayatmışlar. Burada Osmanlı’nın önem verdiği şey şu; devletin kanunlarına uyup isyan etmediği müddetçe o bölgelerde insanların kendi anlayışları içinde yaşamasına izin vermiş. Bu bize basit bir şey gibi geliyor. Ama bu çok zor bir hadise. Yüzelli yıl önce Viyana’ya, Londra’ya, Paris’e gitseydiniz buralarda Hristiyan’ın dışında kimseyi bulamazdınız. Yahudiler vardır 3-5 tane o kadar. Ama Osmanlı topraklarında, 300-500 sene önce ne zaman gelirseniz gelin burada Müslüman’ını da Yahudi’sini de Hristiyan’ını da bulursunuz. Ayrım yapmadan çeşitli din ve milletlerin bir arada yaşamasına izin vermiştir. Dünya tarihi açısından en önemli mirasımızdır bizim. Bunu biz icat etmedik tabii. Bu nereden geliyor? İlk İslam devletinden itibaren dinimizin bize emrettiği şekilde kimseyi din değiştirmeye zorlamıyorsunuz. Ama İspanyollar ne yaptı? Belli bir müddet Müslümanlara dokunmuyor, belli bir süre sonra zorla Hristiyanlaştırıyor, belli bir süre sonra Hristiyanlaşan Endülüslülere bile tahammül edemiyor ve onları bile sürüyor.
 
Osmanlı’yı ayakta tutan en önemli unsur adalettir
 
* Peki bu durum ne zaman değişmeye başlıyor?
 
-18. yy’dan sonra durum değişiyor. Milliyetçilik fikirleri gelince, "kötü bile olsa yöneticim benim milletimden olsun" anlayışı gelişiyor. Milli devletler ön plana çıkıyor. Fakat o döneme gelene kadar Osmanlı’nın bu anlayışı sayesinde ve en önemli hususlardan birisi de elbette adalet. Siz adil olmadığınız müddetçe hükmetseniz bile bu hükmünüz kısıtlıdır. Osmanlı mahkemelerine baktığınız zaman gayrimüslimlerle Müslümanların aralarındaki davalarda birçok gayrimüslimin davayı kazandığını görürsünüz.
 
* Özellikle mi böyle kararlar veriliyor?
 
-Hayır, haklı olanın hakkı teslim ediliyor. Kaybeden gayrimüslimler de var, haksızsa kaybediyor. Hristiyan, Yahudi ne olduğuna bakmadan bunlara en üst düzeye kadar şikayet etme, müracaat etme hakkı tanınıyor. Birçok yerde halka zulmeden, Hristiyanlardan fazla vergi alan Vali idam edilmiştir. Veya Hristiyanların adetleriyle, gelenekleriyle dalga geçen yöneticiler falakaya yatırılıp cezalandırılmıştır. Osmanlı, Hristiyanlığı kabul etmiyor ama ona saygı duyuyor. Bunun birçok örneği vardır. İşin ilginç tarafı da şudur; mesela Fatih döneminde bir Yahudi yandaşlarına mektup yazıp, "Gelin buraya, istediğiniz elbiseleri giyerek asma yapraklarının altında özgürce yaşayın." diyor. O şekilde Avrupa’dan birçok Yahudi gelmiştir. Osmanlı topraklarına yerleşmişlerdir. Katolikler tarafından ezilen Ortodokslar da Osmanlı’ya sığınmışlardır.
 
* İspanya’dan kovulan Yahudiler de Osmanlı’ya sığınmışlardı.
 
-Yahudiler zaten çok daha erken tarihte Osmanlı’ya sığınıyorlar. 16. Yüzyılda bu kez Protestanlar Osmanlı topraklarına sığınıyorlar. İşin ilginç yanı şu, bunu Osmanlı lehinde propaganda unsuru olarak kullanıyorlar. Avrupa’daki dindaşlarına mektup yazıyorlar. Diyorlar ki, "Kafir, inançsız dediğiniz Osmanlı bize hiç karışmıyor, bizden dediğiniz Katolikler orada sizi eziyor. Yaşam şansı vermiyorlar size." Bu, Protestanlığın yayılmasında çok önemli rol oynuyor. Çünkü kıyas yapılıyor. "Biz Müslümanın toprağında bu kadar rahatken siz bu şansı yakalayamıyorsunuz" diye…
 
Osmanlı çağın bütün tecrübelerinden faydalanmıştır
 
* Kimi kesimlerce hep dillendirilmiştir; Osmanlı din devleti ve emperyalisttir (sömürgeci) diye. Ne kadar gerçekçi bu görüşler?
 
-Bundan birkaç yıl önce Amerikalı bir yetkili de benzer yaklaşımda bulunmuştu. Osmanlı fethettiği yerlere vatan diye bakıyor. Avrupalı fethettiği yerlere kendini besleyecek sömürülecek yerler diye bakıyor. Bunun en iyi örneğini nerede görebilirsiniz? 1911, İmparatorluk parçalanmak üzere, çatırdıyor. Osmanlı bir taraftan Trablusgarp’ı kurtarmaya çalışıyor, bir taraftan Yemen’i… Onları kurtarmaya çalışırken bu arada Balkanları kaybediyor. Rusya kendi sömürgeleri kendisine yük olmaya başladığı zaman hepsini attı. Reel politik olarak doğrusunu yaptı. Ve bakın Rusya toparlandı. Rusya o Cumhuriyetleri üzerinden atmasaydı paramparça olurdu. Bu kendi anlayışı içinde doğru. Fakat Osmanlı Yemen’e vatan olarak bakıyordu. Bugünkü aklımla ben diyorum ki Yemen’in üzerinde neden duruyorsun git Selanik’i kurtar. Ancak Osmanlı için ikisi arasında fark yok, ikisine de vatan olarak bakıyor. İstanbul’la Yemen’i,  Yunanistan’la Irak’ı birbirinden ayırmamış, her yere eşit davranmış. Oralarda para kazanayım, sömüreyim bu taraflara taşıyım diye de düşünmemiş. 1558’lerde Osmanlı’nın Macaristan’a yaptığı yatırım birkaç yıl içinde 23 milyon akçedir. Aynı dönemde Osmanlı’nın aynı bölgeden topladığı vergi 17 milyon akçedir. Bunu Batılı bir kafa yapmaz. O yüzden Osmanlı bir sömürgeci değildi. Hatta tersine günümüzde bazıları, "Osmanlı sömürmediği için yıkıldı" diyor. Bu böyle değildir. İnsanlık tarihinde bu bizim şeref sayfamızdır. O zaman onlardan bir farkımız kalmayacaktı. Belçika 1830’da kuruluyor. Kısa bir sürede gidiyor Kongo’yu duman ediyor. Elmas çıkaracağız diye milyonlarca insanı öldürüyor. Bizim tarihimizde böyle bir şey olmaması gurur vericidir.

Osmanlı din devleti mi meselesine gelince… Bu tartışılıyor, Osmanlı İslam Devleti mi değil mi şeklinde. Özellikle Osmanlı Hukuku üzerine çalışanların üzerinde birleştikleri nokta, Osmanlı İslam Hukuk kurallarına göre yönetilen bir devletti. Osmanlı, İslam Hukuku’nu uygulamaya çalışıyordu. Bunda başarılı olmuştur, olamamıştır bu ayrı bir tartışma konusu. Ama yapabildiğini yapmıştır. İslami hukuk kuralları neyse onu uygulamaya gayret etmiştir. Ve bütün yargı sistemi, devlet mekanizması bunun üzerine kurulmuştur. Osmanlı teokratik bir devlet değildir. Daha önce Selçuklular ne şekilde yönetildiyse o şekilde yönetilmiştir. Bir hukuk anlayışı vardır, bu İslam Hukuk anlayışıdır. Çağın bütün tecrübelerinden faydalanmıştır. Hem İslam devletlerinden, hem Avrupa devletlerinden. Ve Osmanlı kendini devamlı yenilemiştir. Osmanlı’nın uzun süre ayakta kalmasının en önemli sırrı bu. Beyliğin kurulduğundan bu yana tek bir çizgide gitmiyor. Devlet zaman zaman tıkanıyor. Tıkandığı zaman kendini yeniliyor, devam ettiriyor. Yenileyemediği zaman zaten devlet geriliyor ve çöküyor. Fatih döneminde mesela kriz yaşanıyor. Devlet hemen ekonomik, askeri yapısını değiştiriyor. Yeni şartlara adapte ediyor kendisini. Bunu yaptığınız sürece devlet devam eder.
 
* Son dönemlerin önemli  bir değerlendirmesi de okullarda Osmanlıca dersi okutulması. Siz nasıl karşılıyorsunuz bu görüşü?
 
-Bizim öncelikle Osmanlı döneminde de kullanılan birçok kelimeyi dilimize yeniden kazandırmamız lazım. Türkçeyi daha iyi öğretmeliyiz. Alfabeyi öğrense bile TürKçesi fazla gelişmeyecek. Kelime hazinesi yetmiyor çocukların. Türkçe en çok okutulan ders ama iyi öğrenilemiyor, bunun algılanması lazım. Sözlük ve ansiklopedi kullanmasını bile öğretemiyoruz. Osmanlı Türkçesi çok geniş bir lugata sahip. Günümüzdeki gibi dar değil. Bilmediğin zaman sözlüğe bakacaksın. Okullarda bu alışkanlık kazandırılamıyor. Bizim Osmanlıca’dan kelime zenginliği yönünden istifade etmemiz lazım. Tartışma diyoruz mesela ama bu müzakere mi, münakaşa mı, münazara mı… Ama bunun yanı sıra özel okullar, Sosyal Bilimler Lisesi gibi okullar Osmanlıca’dan faydalanabilir.
 
* Bu anlayış Cumhuriyet Türkiyesi’nde de sürüyor mu sizce?
 
-Günümüzde bile eğer sayı değişmediyse İstanbul’da 95 tane Ortodoks Kilisesi var. Bu bana göre son derece olumlu bir hadisedir. Ama Atina’ya gidin bir tane cami yok. Selanik’e gidin bir tane cami yok. Bulgaristan Sofya’da bir tane cami vardı ikincisi açıldı mı bilmiyorum. Böyle olunca Osmanlı’ya karşı halktan isyan gelmiyor. Osmanlı’ya karşı direnenler Hanedan’dır. Hanedan ortadan kaldırıldıktan sonra direniş bitmiştir. Hangi devletle savaşıyorsa… Feodal angaryaları azaltmıştır Osmanlı. Halk daha mutedil vergi verir hale gelmiştir. Mesela Sırbistan’da bir köylü yılda 104 gün feodal beye hizmet ediyordu. Osmanlı’da bu yılda 3 gündür. Bu kadar çok oynama olduğu için halk bu tarafı tercih ediyor.

Osmanlı fethettiği bölgelerdeki Hristiyan askerleri kendi ordusuna dahil ediyor. Mesela Arnavutluk’ta, Kıbrıs’ta Müslüman şartı aramaksızın bunları Osmanlı Ordusu’na dahil etmiştir. Bu son derece akıllı bir hareket. Çünkü adam asker, adamı attın, ne yapacak adam? Direnme unsurlarının başına bunlar geçecek. Bunları Osmanlı Ordusu’nda gerek geri hizmetlerde, gerek muharip güç olarak gerekse Kale Muhafızı olarak kullanmıştır. Müslüman olan olmuştur, Müslüman olmayan da Osmanlı Ordusu’na hizmet etmeye devam etmiştir. Biz buna İstimalet diyoruz. Gönül çekme yani. Osmanlı’nın Balkanlara yerleşmesinde bu İstimalet politikasının çok büyük yeri vardır. Fetihler sadece kılıç zoruyla olmamıştır, gönüller de kazanılmıştır. O bölgelere giden velilerin açtığı tekkelerde Osmanlı propagandası yapılmıştır. Fetret Devri’nde Anadolu paramparça olmuştur, ancak Rumeli’de elimizden çıkan toprak azdır. Hem orada kuvvetli bir Osmanlı yapısı var, hem halk isyan etmek için sebep bulamıyor.
 
Harem sahneleri ne kadar gerçekçi?
 
* Son olarak konunun biraz dışında ama birçok kişinin merak ettiği bir konu var. Eleştirileri üzerinde toplayan ve sizin de senaryo danışmanlığını yaptığınız bir dizideki özellikle Osmanlı Sarayı Harem sahneleri ne kadar doğru, ne kadarı kurgusal? Gerçek nedir?
 
-Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Harem sahneleri bir kere kurgusal. Ama Osmanlı’da cariye kurumu da harem de vardı. Ancak bizim günümüz anlayışı ile cariye kurumunu anlamamız mümkün değildir. Osmanlı’da cariye diye bir kurum var. Bu Osmanlı’da değil bütün İslam devletlerinde var. Esir olan kadınlar cariye hükmündedir. Araştırmalarımızda biz şunu gördük; Osmanlı’da ağırlıklı olarak tek eşlilik hakim. Fakat Padişahın çok ayrı bir statüsü de var. Padişahlar aynı zamanda Hanedan’ın devam ettiricisidir. Hanedan’ın devam etmesi için bol erkek çocuk lazım. Çünkü kaç erkek çocuğun yaşayacağı, kaçının öleceği belli değildir. O yüzden Padişahın birkaç kadınla evli olması o dönem için normal bir durumdur. Bir nevi devletin sigortasıdır. Hanedan devam etmezse devlet devam etmez, sizin oturup Cumhuriyet kuracak haliniz yok. Sultan İbrahim zamanında mesela tek erkek çocuk kalmış, herkes telaşlanmış, Padişahın çocuğu olsun diye. Kardeş katlini anlamamız nasıl günümüzde mümkün değilse cariye kurumu da günümüz mantığıyla anlaşılamaz. O dönemde uygulanmış ve tepki çekmemiş bir kurumdur.

Milli Gazete