İslamcı Gençlik Erbakan’ı Böyle Sevdi

Derleyen: Samet Doğan

İslam dünyasıyla olan ilişkileri ve hedefleriyle İslam gençliğinin efsanesi haline gelen Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın ölümü tüm dünyada üzüntüyle karşılandı. 80’lerin nç kuşağının efsanevi lideri olan Necmettin Erbakan için Hakan Albayrak’ın 1989 yılında kaleme aldığı o şiir, Erbakan’a olan sevginin derecesini ortaya koyuyor.

İşte O şiir:

Milli Selamet Aşkları

hepsine erbakanı anlattım
liseli aşklarım, yavrularım, canlarım benim
bir leopar tankına atlayıp savaşa girdim
hey kızlar dedim, benim yeni devirde yazılarım çıkıyor
kolay lokma değilim
liseli aşklarım, canlarım, yavrularım benim
hepsine erbakanı anlattım
iyi de ettim.

(hakan albayrak / çete / 1989)

İSLAM DÜNYASI GENÇLERİ ERBAKAN’I ANIYOR

Gençlik teşkilatlarını gözbebeğimiz diye tabir eden Erbakan’ın ölümünün ardından İslam gençliği, sosyal paylaşım sitelerinde üzüntülerini dile getiriyor, ülkelerindeki Erbakan algısını anlatıyor.

Kuzey Afrika’da yaşayan Houssine Bouayad isimli genç,  "Erbakan’ın ölümünü üzüntüyle karşıladık. O sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın lideriydi. Allah Ona rahmet etsin." diyerek üzüntüsünü ifade ediyor.

Malezyalı Ahmad Fahmi Mohd Samsudin isimli diğer bir genç ise sosyal paylaşım sayfasında, "Duyuk ki Necmettin Erbakan vefaat etmiş. Türk akademisyen, politikacı ve siyasi lideri. Bu değerli insanın vefatına ne kadar üzüldüğümü ifade edemem. Onun için Fatiha okuyalım." diyerek üzüntüsünü dile getiriyor.

Lübnanlı Khalifa Al-Mahmoud isimli bir diğeri de Erbakan’ın vefatınıdan duyduğu üzüntüyü, "Kalbindei İslam dünyasının sevgisini taşıyan Erbakan’a Allah’tan rahmet diliyorum. İslam rüzgarının Türkiye’ye yeniden dönmesinde onun büyük etkisi vardır." şeklinde kelimelerine yansıtıyor. 

ODADA BİR ERBAKAN VARDI BİR DE BEN

Aynı zamanda, kendi kişisel bloğunda Erbakan ile yaşadığı gençlik anısını kaleme alan Ertuğrul Fındık, yaşadığı heyecanı işte böyle dile getirmiş:

Odada bir Erbakan vardı bir de ben…

Erbakan ile bir odada yalnız başıma kaldım. Odada bir o vardı bir de ben. Hem de onun pijamaları üstünde… Ve ben 18 yaşımdayım daha. İşte böyle bir an.

Elini öptüm. Bir isteğiniz var mı dedim? Yaşım 18’di. Ve ben onu sadece Türkiye’nin değil dünyanın lideri olarak görüyordum.

Dilerseniz, hikayeyi baştan anlatayım…

Ebubekir Kurban, etrafımızdaki olayları “büyük” cümlelerle anlatmaktansa, kendi hayatımızda neye karşılık geldiğini düşünmemiz gerektiğini söyler hep. Bu benim fevkalade kişisel hikayem. Ben neden Erbakan’ı sevdim, neden çok hakkı var üzerimde düşünüp dururken zihnimde koskoca bir kütle olarak şu hikayeye rastladım. Paylaşmak istiyorum. Ona azıcık palazlanıp “entel bıdı bıdı” havalarına girdiğimden beri “hocam” diye hitap etmiyordum. Madem ki bu benim kişisel hikayem o zaman onu “hocam” diye anmamda bir sakınca yok.

Konya, henüz 1969’dan beri koşulsuz desteklediği “hoca”sına sırt çevirmemiş. Refah Partisi’nin Konya’dan %50’ye yakın oy aldığı ve RP’nin en büyük parti olarak sandıktan çıktığı o seçimden hemen sonra. Yıllarca ezilmiş, ötelenmiş Konya halkı, hiç yılmadan desteklediği “Hoca”sını başbakan olarak ağırlıyor. Bir salon toplantısı. 100. Yıl Spor Salonunda muhtevasını tam olarak bilmediğim bir tören. Yerel seçim öncesi olsa gerek. Çünkü hocam, 1 aydan uzun bir süredir ailesiyle görüşmemiş.

Rahmetli Nermin Erbakan hanımefendi, annemin arkadaşıydı. Tanışıydı diyelim. Erbakan hocamın Konya’da programı olduğunu haber alınca, annem telefona sarıldı ve tüm içtenliğiyle Ankara’da bulunan Nermin ablayı ve ailesini Konya’ya davet etti.

“Abla, gelirsiniz; hocamla da görüşmüş olursunuz, hem ona sürpriz yapmış oluruz, hem de ilk sahuru birlikte yapmış olursunuz…” dedi.

Hocamın salon toplantısı Ramazan arifesine denk geliyordu çünkü. Yani toplantıdan sonraki gün 1 Ramazan.

Nermin Erbakan, 2 kızı ve oğluyla kara yoluyla gündüz vakti Konya’ya geldi. Karşıladık. Bizim eve geçtik. Salon toplantısı akşam saat 21:00’de. Hocam Konya’ya başka bir şehirdeki toplantısından gelecek ve hemen ertesi günü yine başka bir şehirde toplantısı var.

Gece Konya’da kalacağı belli değil. Annem, Nermin Teyze’ye “Abla, hocamı da çağıralım, o da gelsin hem sizi de görmüş olur.” Dediğinde Nermin Teyze “Hocanızın işi belli olmaz, akşam Konya teşkilatıyla birlikte olmak ister, buraya gelmesi çok zor, biz salonda görsek onu yeter.” Demişti.

Ev kalabalık. Ablalarım, Belediye başkanının ailesi filan da var. Biz de Fatih’le benim odamda oturuyoruz.

Saat 21 gibi apar topar evden ayrıldık. Toplantının yapılacağı 100. Yıl spor salonuna gidiyoruz. Annem son bir ümitle babama “Sen yine de hocamı davet et, ailesinin burada olduğunu söyle. Belki gelir” diye tembih etmiş. Babam da çok mümkün görmese de “Ben çağırırım ama geleceğini sanmam “ demiş ve böylece salona geçtik.

Salon yıkılıyor. Erbakan ailesi protokole oturdu. Kalabalık kıyamet gibi. Ben de Fatih’le hocamın hemen arkasında bir sırada oturuyorum. Ama annem sıkı sıkı tembih etti. Başımızda başka erkek yok, çıkışta bizi kaybetme, toplantının bitmesine yakın yanımıza gel dedi.

“Peki” dedim. Toplantının bitmesine yakın annemin yanına gittim ama hocamın ailesinin bizde kaldığını duyan birkaç başka kadın ekibe dahil olmuş, geldiğimiz arabalarda yer yok. “Sen” dedi annem, “Büyük ablanı al, minibüsle dön eve, evde buluşuruz”.

Büyük ablamla minibüse bindik, eve geldik. Eve yaklaştığımızda, evin çevresinde olağandışı bir hareketlilik fark ettim, polis arabaları, sirenler vs. Telaşlandım. Yangın olmalıydı ya da öyle bir şey. Eve yaklaşınca fark ettik.

Babam, hocamı bize davet etmiş, hocam da kabul etmişti. Canhıraş bir şekilde eve koştum. Girişte korumalar… Dedim ben ev sahibiyim. Çıktım yukarı. Nazır Özsöz kapıda bekliyor. Kızdı bana “Neredesin Ertuğrul, çok yorgunuz, hocam içeride. Biz köşke gidiyoruz. (Köşk, belediye misafirhanesi) Baban arabasını almaya gitti. Hadi eyvallah”…

Babam, hocamın arabasında eve geldiği için arabasını salonda bırakmış ve hocamı eve bırakır bırakmaz da arabasını almaya salona dönmüş. Annem ve misafirleri, mahşeri kalabalıkta trafikte kalmış. Eve yetişememişler.

Kapıyı kapattık. İçeride ben, ablam ve dünyanın lideri başbakan Erbakan vardı sadece. Salondaymış. Kapıyı tıklattım. Tok bir ses “Gel…” dedi.

Kapıyı açtım. Az önce dünya düzenini ayakları altına alan, bütün salonu coşturup, hop oturtup hop kaldıran adam gitmiş, nur yüzlü pijamalar içinde bir dede gelmişti…

Apar topar çıkarken hanımlar o odada meyve yemişler, portakal, mandalina mevsimi… Sofra bezi yere serilmiş. Yarısı yenmiş elmalar, portakallar, mandalinalar. Toplamadan çıkmışlar. Babam da tefrişatı hiç bilmez. Şak diye o odaya almış hocamı. Üstünü değişmiş hocam, yerdeki sofra bezinden mandalina bulmuş kendine, onu soyup yiyor.

Ne muhteşem bir sahne !

Hemen sarıldım eline. Öptüm. “Bir isteğiniz var mı hocam” dedim.

“Sağol, nerede yatacağım ben… Hemen yatağımı hazırlayın, yarın toplantım var.”

Öyle çocuksu bir şekilde sormuştu ki, dayanamadım… Salonun en süfli eşyası yıllanmış çekyatı gösterdim.

“Burada yatacaksınız hocam…”

“Pekala, hemen hazırlayın, uyumak istiyorum.”

Çıktım. Tüm toplantılarından sonra limonlu soda içmeyi adet edindiğini biliyorum. Evde soda yok. Apartmanı ayağa kaldırdım. Komşuların birinden soda buldum, ikram ettim. Vakit geçirmeye çalışıyorum. Annem gelsin ve ayarlasın her şeyi diye.

10-15 dakika sonra annem yanındaki kalabalık grubuyla geldi. Koruma araçlarından anlamışlar hocamın bizde olduğunu. Telaşla içeri girdi misafirleriyle.

“Hocam nerede…”

“İçeride.” Dedim. “Yatacak yer sordu ben de çekyatı gösterdim…”

Kızdı. “Orada yatırır mıyım hocamı ben…”

Hocamı diğer odaya aldık. Evimiz öyle geniş filan değil. 3 oda bir salon ev. Galiba 15 kişi vardı evde hocamla birlikte. Hemen en süslü dantelli misafir takımlarından muhteşem bir yatak hazırladı annem hocama. Ertesi gün ramazan. Sahura kalkılacak.

Annemi babama sarılırken gördüm. “Dualarım kabul oldu” diyordu. “Hocamı ağırlayacağım. Ne saadet.”…

Annem, Nermin teyzeye “Nermin abla, hocam sahurda ne yer ne hazırlayayım” diye sordu. Nermin Teyze: “Hocanız sahura kalkmaz, o şimdi uyur, namazda uyanır, sahura kalkmaz” dedi.  Annem ısrar etti. Nermin teyze, “Hocanız şeker hastası, çok yemiyor, sahura da o yüzden kalkmıyor” dedi. ”Bir de telaşlanmayın, o uyursa hiçbir şey duymaz, ses oluyor diye telaşlanma…”

Annem kadınlara, erkeklere ve aşağıdaki korumalara sahur hazırladı. Sahur vakti Nermin Teyze geldi. Mahcup bir edayla “Hocanız sahura kalktı, karnı acıkmış, bir şeyler yemek istiyor, ekmek domates filan hazırlayabilir miyiz” dedi.

Annem telaşla, siz hiç merak etmeyin ben hazırlarım ablacığım dedi. Sacarası, su böreği, bamya çorbası ve domates-peynir-ekmek. Nermin teyze “Yok evladım hocanız bunları yiyemez, şekeri var, şu domates ekmek ona yeter” dese de annem ısrar etti. Hocam hepsini silmiş süpürmüş tabi.

Hocam eve geldikten sonra kapıcıyı tembihledim. “Sakın dedim, bu zil çalınmayacak, çalınırsa fena olur. İçeride başbakan uyuyor, bi kapı zili çalınsın senden bilirim.” Dedim.

Gece 1’de kapı zili acı acı çaldı. “Ulan…” deyip kapıyı bir açtım ki… Bir de ne göreyim. İki tane uzun namlulu silah taşıyan kravatlı adam kapıda dikiliyor. “Fesüphanallah…” dedim ama tanıdım tabi. Hocamın korumaları…

Çocuk gibi

“Bizi salonda unuttular, hocam burada mı…” demezler mi?

Burada olsa ne çıkar, buraya ne gelirsin be adam.

“İsmail abi, bizi salonda unutup gittiler. Senin evini sora sora öğrendik… Minibüsle geldik…”

İki uzun namlulu silah taşıyan adamın minibüs macerası da ayrıca ilginçtir kesin…

Sabah oldu. Sabah namazını kıldık, gün ağarmaya başladığında –hiç uyumamıştık tabi- hocamın kapısı açıldı. Jilet gibi takım elbisesiyle odadan çıktı hocam. Bir gece önce meyve çöpü arasında pijamalarıyla mandalina bulup yiyen adam gitmişti yine. Yerine yine başbakan Erbakan gelmişti.

Asansöre bindik. Hocam babam ben… Asansörde ne konuştuk hatırlamıyorum. Belki de uzun uzun susuldu.

Aşağıya indik. Makam arabası gecikmiş. Evin önünde tedirgin bir bekleyiş. 2 koruma görevlisi, hocam, babam, ben. Sonra evin diğer ahalisi de indi.

Sakin sakin arabasının gelmesini beklerken, gergin ortamı birazcık dağıtmak görevi yine hocama düştü. Kafasını kaldırdı.

“Kooperatif mi bu evler” diye sordu.

Babam geveledi birkaç söz. Arabalar geldi. Hocam zafer işareti yapıp gitti.

15 yıldan uzun zaman oldu… 27 Şubat 2011’de hocamı kaybettik. Onu gerçekten çok özleyeceğim. Evimizden onun posteri, kalbimizde onun sevgisi 30 yıldır inmedi.

Bu gecenin derin hatırası ve onun komplekssiz mütevazı duruşu, kalbimize onu daha bir sıkı bağlamamıza sebep oldu.

Yol boyunca bazen şımardık, “hata yapıyorsun hocam” dedik kendi kendimize. Ama çok hakkı var üzerimizde çok…  Helal eder inşallah.  

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

on5yirmi5.com