Gökhan Özcan İle ‘Serçe Parmağı’ Söyleşisi

Gökhan Özcan’la biraz edebiyat konuşmanın tam zamanıdır dedik ve aldık sazı elimize…

‘Hiçbişey’ ve ‘Serçe Parmağı’. İki hikaye kitabı arası “fasıla” bize uzun geldi. Ya sana?

Aradan tam yirmi yıl geçmiş; ben de Serçe Parmağı’nı yayına hazırlarken idrak ettim aradan geçen zamanın aslında ne kadar uzun olduğunu. İnsan hayatı için zamanın önemli büyüklükte bir parçası bu. Yirmili yaşlardan, kırklı yaşlara gelmişim. Birçok şey değişmiş hayatımda, çevremde, iç dünyamda, fikirlerimde, duygularımda. Bu iki hikaye kitabının arasından bir değil, birkaç roman çıkabilir hesaba vurunca. İlk kitabım, hayatımın ilk yirmi beş yılında biriktirdiğim hikayelerden oluşuyordu. Serçe Parmağı, sonraki yirmi yılın hikayelerinden oluşuyor. Biraz ağır biriktiriyorum demek ki… Bunu bir banka hesabı olarak düşünseydik, bu birikim pek bir şey etmezdi. Kelimeler öyle değil, zaman durulmalarını sağlıyor, demlerini almalarını… İki kitap arasında yirmi yıl boşluk bırakmak riskli ama kalemin böyle tecrübelere ihtiyacı vardır.

Hikayelerinde önemli bir rol oynayan ‘birinci tekil şahıs’ tam olarak kim? Ne zaman tanıştın?

Benim düşünebildiğim, anlayabildiğim kadarıyla insanı temsil ediyor o şahıs… Beni temsil ediyor ama daha fazlası aynı zamanda… Birçok insanın toplamından duygular, düşünceler, hayaller, acılar, tutkular, özlemler damıtıyorsun. Yer yer dünyanın gerçekliğini kırıyor, bu sayede insanın gerçeğini ortaya çıkarmaya çalışıyorsun. Çıplak haliyle can yakacak olan gerçekleri dolaylı yoldan, bir parça sertliğini gidererek, bir parça demezmiş gibi diyerek anlatmaya çalışıyorsun. O birinci tekil şahıs bir yandan sözünü söyleme, bir yandan da bugünün kayıp insanına bir tarif getirme gayreti içinde… Okur eline alıp okumaya başladığında, onu da az çok temsil etmesi, onunla da özdeş hale gelmesi gerekiyor doğal olarak. Bütün ‘sen’leri ve ‘o’ları da içine alan bir “ben” diyebiliriz. Bunların toplamı değil ama elenmiş, damıtılmış, demlenmiş hali… Okuyanların benim yazdıklarımda birinci tekil şahsın sesinde kendi seslerini ne kadar bulabildiklerini bilmeden bunu ne kadar gerçekleştirebildiğimi söyleyemem elbette. 

Ya ‘birinci tekil şahıs’ın hitap ettiği yahut etmek için uğraşıp, diyalog kuramadığı ‘ikinci tekil şahıs’? O kim?

Kitapta çokça “sen” kelimesi kullanıldığı için böyle bir yanılgı doğuyor. İkinci tekil şahıs olarak görünen bütün o “sen”ler, en azından onların çok büyük bir kısmı, birinci tekil şahsın kendinde varolanı görmek, bilmek, kendine inanabilmek için aradığı bir ayna kişilik… “Sen” bir anlamda “ben”in varoluşunun ispatı çünkü… “Yalnızlık” kavramına da biraz böyle bakılması gerektiğini düşünüyorum ben. Yalnız olan, varlığını aksettirebilecek aynadan yoksun kalandır diye düşünüyorum. İşin özünde insan yalnız değil çünkü, tabiatı bu değil… Varlığında bir “sen”e yer açamayan, içinde bir sen inşa edemeyen insanlar yalnızlık duygusuna kapılıyorlar. Bu zamanın insanı böyle bir maluliyet içinde, hepimiz öyleyiz az çok. Hiç kimsenin bizi anlamadığını düşündüğümüz zamanlarda kendimize soralım, biz kendimizi anlıyor muyuz? Bütün hikayenin bu olduğunu elbette söylemiyorum, bir iç bakış açısı getirmeye çalışıyorum. İnsanları yalnızlığa, kendi içine kapanmaya, ıssızlaşmaya sevkeden pek çok dışsal sebep var dünyada. Birçok şey sayılabilir ardı ardına. Ama “sen”i bu dünyanın şehirlerinde aramakla bulamayacağımızı da bilmemiz lazım. “Sen”i ancak kaybettiğimiz yerde, içimizde bulabiliriz. Yani “ben”i kaybettiğimiz yerde… Bir başkasına özlemimizin, kendimize uzaklığımızla ilgili olduğunu zannediyorum. Ben bir hikaye yazarıyım, bütün bunları adlarını koymadan anlatmaya çalışıyorum. İzah etmeye çalışınca ister istemez kelimeler keskinleşiyor. Keşke birinci tekil şahıs bendenizim, ikinci tekil şahıs da Anna Karenina deyip geçebilseydim. 

Kahramanlarının başından geçen maceralardan ziyade aklından geçenleri takip ediyoruz hikayelerinde. Niçin bunu tercih ettin?

Aklımdan o kadar çok şey gelip geçiyor ki, galiba sıra gelmiyor hikaye kahramanlarının başından geçenleri anlatmaya. Söz öncelikli metinler yazdım bugüne kadar hep, olaylara biraz uzak kalıyorum sanki… Okurken de böyleyimdir, iç konuşmaları olmayan kahramanlarla çok ilgili değilimdir. Dış sesin anlatımıyla başlayan filmlere de bayılırım mesela. Lafı uzatmaya gerek yok aslında, benim tabiatım böyle biraz. Dünyam buradan kendine bir ses bulabiliyor. Başkaları da başka türlü yapıyor. Başkaları tercih mi ediyor bilemiyorum, ama benimki tercih değil, zorunlu istikamet!

Hikayelerinde insanlar içinde yalnızlaşmış, nesneler içinde nesneleşmiş kişileri anlatıyorsun. Bu modern “kesret” neden kaynaklanıyor?

Cevap sorunun içinde var, bu modern bir durum… Yaşanan bundan başka bir şey değil. Kimse varlığını tabii haliyle taşıyamıyor, insanların büyük bir kısmı kaçış içinde, saklanarak yaşıyor. Günlük hayatını onlarca ne işe yaradığı bilinmez meşgale ile dolduruyor. Sanal dünyada saatler boyunca incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri yazışıp duruyor insanlar. Konuşacak ciddi bir meselesi olmayan insanlar değil sadece bunlar, akıl fikir sahibi entelektüel insanlar da bu sanallığın gönüllüsü artık. İçindekini boş bir ekrana döken ve karşısında başka insanlar bulunduğunu vehmeden bir insan tipi… Olan bitenin sanallığına, yani yalanlığına inanıyor içten içe herkes, buna güvenerek boşaltıyor frenlerini.

Sadece internet mi sanal olan?

Bir de gerçek hayatın içine, kıyısına köşesine ilişmiş sanallıklar var. Aile dediğimiz şey mesela, herkesin sabah erkenden terk ettiği, akşam geri geldiği, bir arada bulunulan süre içinde de TV’nin başına çökülüp kalındığı bu rutin birlikteliğe aile hayatı diyoruz biz. Bu da sanal bir şey, bu insanlar gerçek anlamda birbirlerini göremiyorlar bile. Ortak konuları yok, bir çatının altında, bir TV’nin karşısında yabancılıklarını büyütüp duruyorlar. Bir arada bulundukları zamanları başkalarının kendilerininkinden daha heyecanlı, daha dramatik, daha hareketli, daha eğlenceli olduğunu vehmettikleri hayatlarını izleyerek geçiriyorlar. Eğitim diyoruz ya mesela, zorunluluk süresini sürekli uzatıyoruz, çok önemli falan diye konuşuyoruz. Eğitim bir sınava hazırlık ayini olmak dışında bir anlama geliyor mu artık? Hangi erdemi kazandırıyor bize, hangi yanımızı güçlendiriyor hayat karşısında? Biz neredeyse tümüyle sanal hale gelmiş bir hayatın zavallı oyuncakları gibiyiz. Her sabah kuruyorlar bizi ve sokaklara bırakıyorlar. Hal böyleyken ve etrafıma bakınca bütün bunları görüp duruyorken başka neyin hikayesini yazabilirim?

 

Sana daha çok hayat mı ilham veriyor? Yoksa başka yazarlar mı? Hangi yazarlar?

Doğrusunu istersen böyle bir ayrım yapamam kendi adıma. İlham aldığım yazarlar, kitaplar var elbette. Ama insan sadece yazılanları okuyarak yazamaz gibi geliyor bana. Meselenin çok daha içten dışa geliştiğini düşünüyorum. Birçok yazar, “Neden yazıyorsunuz, yazmasanız olmaz mı?” sorusuna “olmaz” diye cevap veriyor. Böyle gerçekten bu, en azından ben de “olmaz” diyenlerdenim. Böyle bir mecburiyet hali olmasa yazmanın çok akıllıca bir gerekçesini bulmakta zorlanır insan.

Yazarlar “özel” insanlar mı?

Hiç inanmıyorum ben buna. Her insanın diğerlerinden bir farklılığı vardır, bir başkalığı, kendine özgü incelikler yakaladığı bir ustalığı. Harika yaprak sarması yapmak, mükemmel çiçek yetiştirmek, muhabbetine doyum olmamak, bozulan musluğu iki dakikada tamir etmek, çocuklarla çok iyi anlaşmak, herkesin yardımına koşan bir iyilik meleği olmak ya da içinden geçenleri yazı yoluyla ifade edebiliyor olmak… Bunların birbirinden çok da farkı yok bence. Yaşanan bu çılgın kargaşada büsbütün kaybolup gitmiyorsak, sürdürebildiğimiz bu insani yeteneklerimize borçluyuz bunu. Hayatımızdan kayıp giden güzelliklere bakalım, ne kadar büyük boşluklar bırakıyorlar geride. Varlıklarıyla hayata bir değer ve güzellik katan her şey, bütün bu incelikler çok önemli geliyor bana. Bir şiir, bir öykü, bir güzel şarkı, mis gibi kokan bir fincan kahve… Her şeyi önüne katıp götüren bu kara döngüden kurtarabildiğimiz her güzelliği muhteşem bir sanat gibi görmekten yanayım. Her insanın bir sanatkar tarafı vardır mutlaka, onu bulmak gerek sadece. Bütün bunlardan beslenmek, ilham almak gerekiyor. Kitaplar, filmler, şarkılar da buna dahil tabii. Ama bu insani özü kaybetmemeleri, inceliklerini, güzelliklerini piyasa gerçekleri denen saçmalığa kurban etmedikleri sürece.

Bir liste vermeyeceksin galiba…

Şu yazardan etkileniyorum, bu çok iyidir gibi bir liste vermek istemem, bunların edebiyat reçeteleri gibi algılanması tehlikesi var. Bu macerayı yaşamalı insanlar, kendi yazarlarını gidip kitapçı raflarında aramalılar. Sezgilerini devreye sokabilmeliler. Kendilerini bazı kitaplarda diğerlerinden daha fazla bulabilmeliler. Bütün bunları birileri onlar adına yapmamalı, bunu kendileri bizzat yaşamalılar. Bütün bunlar edebiyata dahil çünkü. Burada ezber ya da talim yapmıyoruz, anlam arıyoruz, yüzeyde kalmamaya biraz daha derine inmeye çalışıyoruz, hayatın ve insanın izini sürüyoruz.

Hikayelerini değerlendirenler ‘ironi’ kavramına atıf yapma zorunda hissediyorlar kendilerini. İroni senin ne işine yarıyor?

Gerçeği gizlemek gibi bir kaygın yok aslında. Ama bazen bir yumuşaklığa ihtiyacımız olur, ironi burada devreye giriyor. Suratının ortasına inen yumruğun sıkılmış çıplak bir el tarafından atılmış olmasıyla, o elin bir boks eldivenin içinde olması arasındaki fark gibi… İroni gerçekten kaçmamıza değil, gerçeği daha kabul edilebilir bir cepheden göğüslememize imkan hazırlıyor. Son noktayı koymadan önce bir ironi örneği olması bakımından şu örneği de vereyim; yazıp çizdiklerime dair şu ana kadar söylediğim her şeyi sen bana sorduktan sonra düşünmeye başladım. Yazarken hiç böyle şeyler düşünmem ben. Önce bir harf yazarım, sonra bir harf daha, bu kelimeye dönüşür, sonra da cümleye… Gerisi kendiliğinden gelir zaten. Bilinç akışı falan diyorlar ya hani, bilincini sıvılaştırabiliyorsan mesele yok!

Kitap yeni çıktı ama şimdiden soralım. Önümüzdeki dönemde senden neler okuyabiliriz?

Beş roman, iki senaryo, dört tiyatro oyunu, 53 uzun, 87 kısa hikaye, 10 bin 500 köşe yazısı, 78 telefon mesajı, 32 de alışveriş listesi… Şaka bir yana ne olacağını bilemiyorum şu anda… Bir yol ayrımında olduğumu hissediyorum aslında. Yapageldiğim şeyleri yapmaya devam edeceğim bir yandan muhtemelen… Ama biraz daha farklı şeyler söyleyen hikayeler yazmak fikri de var kafamda şu anda. Hep yanlışlıklarla, kötülüklerle, yoksunluklarla uğraştım. Şimdi insanın fıtratındaki iyilik duygusunu aramayı istiyorum biraz. Bunun için bir yol bulmam gerekiyor, bir dil belki…  Bu yolun sonunun tastamam bir dilsizliğe, bir sessizliğe çıkma ihtimali de var tabii. Önümüzdeki yirmi yıl içinde bulabilirsem aradığımı ve bunların ifadesi mümkünse, 2030 Tüyap’ta görüşürüz o zaman.

Suavi Kemal Yazgıç