Diyarbakır Kitap Fuarı Çok Önemlidir, Çünkü…

Kitap
Sibel Oral “Yazının Kadim Coğrafyasına Yolculuk” sloganıyla TÜYAP ve Yayıncılar Birliği işbirliğiyle bu yıl ikinci kez gerçekleştirilen Diyarbakır Kitap Fuarı, bugün kapılarını açıyor. 113...
EMOJİLE

Sibel Oral

“Yazının Kadim Coğrafyasına Yolculuk” sloganıyla TÜYAP ve Yayıncılar Birliği işbirliğiyle bu yıl ikinci kez gerçekleştirilen Diyarbakır Kitap Fuarı, bugün kapılarını açıyor. 113 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu, 40’a yakın etkinlik ve 300’e yakın yazarı 22 mayısa kadar ağırlayacak olan Diyarbakır’da böylesi büyük bir etkinliğin olmasının anlamı büyük… Bilindiği üzere, geçtiğimiz haftalarda merkez yayınevleri yazarlarının kitaplarını Kürtçe basmaya başladılar. Bunun nedeni geçen yıl Diyarbakır Kitap Fuarı’nda bu yönde bir okur talebinin gelmiş olmasıydı. Bir şeyler düzeliyordu… Belki biraz geçti ama…

Bu haberi hazırlarken Abidin Parıltı ve Emine Eroğlu’nun söylediklerinin aslında her şeyi özetlidiğini gördük. Timaş Yayınları’ndan Emine Eroğlu, “Mürekkebin kuruduğu yerde kan aktığı doğrudur” diyordu… Ve Abidin Parıltı da edebiyatın kudretine teslim olmak, onun gücünden faydalanıp hayata karşı daha dirayetli olmak için bir fırsat olarak görüyordu Diyarbakır Kitap Fuarı’nı… Tabii Can Öz’ün de söyledikleri madalyonun öteki yüzüne işaret ediyordu: “Görünürde pek bir şey değişmiş olmayacak…”

Biz, çok önemsediğimiz Diyarbakır Kitap Fuarı’nı yayıncı ve yazarlara sorduk ve dedik ki; Diyarbakır Kitap Fuarı önemlidir, çünkü…

Onlar da işte o “çünkü”den sonra gelen üç noktanın yerini doldurdular, sessizlik bozulsun diye…
 
Can Öz (Can Yayınları)

Çünkü bu fuarın, önemli bir mesaj verdiğini düşünüyorum. “Türkiye’nin Kadim Coğrafyasına Yolculuk”… Biz, bu kadim coğrafyada bir kitapla insanların hayatlarını değiştiremeyebiliriz. Hatta, bu fuar bittikten sonra herkes şehirlerine geri dönecek ve sanıyorum, görünürde pek bir şey değişmiş olmayacak. Ancak kitap okumayan bir toplumun birbirini ve çevresini anlamayacağını savunan kişiler olarak, Türkiye çapında okuma alışkanlığının yayılmasına yönelik önemli bir ses getireceğimizi düşünüyorum; özellikle de, kültürel ve siyasî anlamda böylesine simgeleşmiş bir yere giderek.
 
Ardaşes Margosyan (Aras Yayıncılık)

Diyarbakır Kitap Fuarı; bu toprakların genelinde de olduğu gibi, birkaç dilin aynı anda konuşulduğu, çok etkili, çokkültürlü, krallıklar ve imparatorluklar görmüş olan ve bugün sancılar içinde kıvranan, kimliğini arayan, adeta kendisini kuşatan surlarını sorgular hale gelen bu yoksullaşmış şehirde, kültürel alışverişi sağlayabilecek bir fuar olması nedeniyle önemlidir…Yayınlarında Ermeni edebiyatı, kültürü, tarihine özel önem veren Aras Yayıncılık’ın, daha düne kadar Ermenilerin yaşadığı bu şehirle ilgili yalnızca Mıgırdiç Margosyan kitapları bile, fuara katılımı kaçınılmaz kılıyor. Ayrıca Margosyan’ın üç dilli olarak Türkçe, Kürtçe ve Ermenice yayımladığımız Üç Dilde Gâvur Mahallesi ile Şeyhmus Diken’in Gittiler İşte adlı Diyarbakır soluklu kitapları da ilk kez bu fuarda okurlarla buluşacak.
 
Kemal Varol (Yazar)

Darbe dönemlerinde, OHAL günlerinde, sonrasında yakılan, yakılmak zorunda kalınan onca kitaba rağmen, Diyarbakır’da kitaplara duyulan sevgi muazzam. Bu açıdan Diyarbakır Kitap Fuarı’nın çok önemli bir işlev taşıdığına inanıyorum. Öte yandan, yıllardır politik bir atmosferde büyümüş bir neslin ne yapıp edip has edebiyatla ilişki içinde kalabilmiş olması, Diyarbakır’da edebiyata hâlâ büyük bir anlam atfediliyor olması, bir okurlar şehri olması yanında, yazarlar şehri olması da bir o kadar önemli kanımca. Edebiyat hâlâ yaraları sağaltan bir işleve sahipse, bunu en çok Diyarbakır hak ediyor bana kalırsa!
 
Deniz Yüce Başarır (Doğan Kitap)

Çünkü kitabın, yazarların varlığının Türkiye’nin sadece büyük şehirlerinde ya da batısında hissettirmesi değildir amaç. Ülkenin her köşesinde kitap göz önünde olmalı, yazarlar okurlarla buluşmalıdır.
 
Mesut Keskin (Avesta Yayınları)

Diyarbakır Kitap Fuarı özellikle önemli. Çünkü, söz konusu olan Diyarbakır, kitap ve fuardır. Bu üç açının bağlamında, “iki-nehirarası” nın yıldız şehirlerinden Diyar-i Bekr’in narin, kuru, yaralı vücudu, suretlerimize akseder. Şehrin sıfır noktası olan surlar, modernleşme ve küreselleşmenin acı boyutlarını mekânsal ve siyasî betonlaşmayla yaşadı; yaşananlar, şehrin gövdesine ve yüzlerine şekil verdi: Surların suretinde, yaşanan her şey, ama her şey okunabilir. Savaşın, göçün, sürgünün, zulmün, korku ve dehşetin ve her şeyden önce direnme ve isyan estetiğinin silinmez izleri, Diyarbakır’dan kaybolup gitmedi. Aksine Kürtçenin kültürel belleğinde anlatıldılar, saklı ve tutuklu kaldılar, kendilerini yazıyla, ‘başkası’nın yazısıyla gösterdiler; tayin ve kaderin resminde görülürleşmeye başladılar. İşte “Kayıp izlerin peşinde” gitme denemeleri, Diyarbakır’ı kitap ve fuarla buluşturuyor ve kesintisiz bir şekilde birleştirebilmelidir. Kitaba ilgi ve bu ilginin tezahürü olarak fuar, hem kendiyle hem de başka kültürlerle buluşmanın kapısıdır; Diyarbakır’ın kendine ve dünyaya açılmasının önemli bir anahtarıdır; yaşanan ve anlatılan yasakların bu şehrin bedeninde eriyip çözülmesidir; tarihin tekerrürüne bakışların keskinleştirilmesidir.
 
Emine Eroğlu (Timaş Yayınları)

Diyarbakır Fuarı sosyal ve siyasî çatışmaları entelektüel zemine taşıyarak yumuşattığı için önemli. “Mürekkebin kuruduğu yerde kan aktığı” doğrudur. Fikri zeminde var olma, “olma” biçimlerinin en mütekâmili.. Diyarbakır Fuarı bu anlamda mekâna gidebiliyor olmaktan öte, oraya gitme olgunluğuna (yazar, yayıncı, eser) erişimin göstergesi.

Daha düne kadar Kürtçe düşündüğü için insanlar yargılanırken, bugün Kürtçe yayın yapabiliyor olmak, Kürt sorunu hakkında sadece duygusal malzeme veren değil, teorik altyapısı da olan, büyük ve çözücü şeyler söyleyen kitaplar neşredebilmiş olmak normalleşme sürecine ciddi bir katkıdır. Timaş Bejan Matur’un Dağın Ardına Bakmak, Altan Tan’ın Kürt Surunu, Doğu Ergil’in Kürtleri Anlamak gibi önemli kitaplarla ve yazarlarıyla birlikte gidiyor fuara. Bunlar fuar öncesinde de bölgede en çok satılan, ilgi gören kitaplardı. Okurla sağlanacak etkileşim bizi bölgeye ve bölge sorunlarına daha duyarlı ve doğru yayınlar yapmak konusunda eğitecek, geliştirecektir.
 
Bilge Sancı (Sel Yayıncılık)

Diyarbakır ya da Amed hem ülkenin hem de bölgenin geleceği açısından çok önemli bir kültürel ve siyasal merkez. Elbette böyle bir şehirde kitap fuarı yapmak önemli; hatta geç kalınmış bir eylem. Karşılıklı kültür etkileşiminin en önemli araçlarından biri kitaplar ve edebiyat ise, bu iki dilin kitaplar aracılığıyla ikinci kez “gönüllü” olarak buluşması oldukça umut verici. Israrla kaşınan ve dayatılan önyargılara, düşmanlaştırma politikalarına karşı hep birlikte kitaplardan ses vermek anlamlı bir “sivil” eylem. Yayınevlerinin birçoğunun da ilk yılki “yabancılığını” atıp daha fazla etkinlik ve imza günüyle katılması fuarın içeriğini zenginleştirecektir. Diyarbakır Kitap Fuarı’nda yer almak, yayıncılık dünyası ve yayınevlerinin kimliği açısından da önemli. Onlar için de dönüştürücü sayılabilecek bir durum. Kürtçe yayın yapan yayınevlerine yaşadıkları zorlukları aşmaları açısından bir nefes borusu olacağını umuyoruz. Ayrıca önyargılarla yaklaşılan bir şehrin, kitap okuma oranının oldukça düşük olduğu ülke şartlarına göre, hem de diğer bölgelerin çok üzerinde işsizlik ve yoksulluk rakamlarına rağmen kitaba ilgisi, kitabevlerinin zenginliği meseleleri ekonomiye bağlayanlar açısından da öğretici olmalı.
 
“Kürtçe roman, biyografisini anlatmayı bitirmedi daha”

Geçtiğimiz aylarda Kürt Romanı Okuma Kılavuzu kitabını Özlem Galip’le birlikte hazırlayan, Kürt edebiyatına dair yazılarıyla tanıdığımız Abidin Parıltı’yla hem fuarı hem de Kürt romanını konuştuk.

İlk önce Diyarbakır Kitap Fuarı’nın öneminden konuşalım…

Diyarbakır Kitap Fuarı tam da bu soru akıllara düştüğü için önemlidir. Oysa artık bu sorunun çoktan beri sorulmasının unutulmuş olması gerekirdi. Oysa Bursa’da, Adana’da, İzmir’de, İstanbul’da nasılsa orada da aynı minval ve önemde olması gerekirdi, ama ne yazık ki öyle değil. Yıllar boyunca kitapların büyük bir suçun ortağı sayıldığı, o suçun Kürtçe işlendiği coğrafyada normalleşme de böyle oluyor. Önemlidir, çünkü esirgenen ama bağışlanmayan o topraklara reva görülenin dışına taşıp kültürün, sanatın, edebiyatın kudretine teslim olmak, onun gücünden faydalanıp hayata karşı daha dirayetli olmak için bir fırsat, bir ışık olur. Kitap fuarlarının gücü de buradadır. Tabii ki Diyarbakır da dahil…

Kürt Romanı Okuma Kılavuzu gibi kapsamlı bir çalışmaya Özlem Galip’le birlikte imza attın. Öncelikle sormak istiyorum; Kürtçe roman dünya edebiyatı içerisinde nasıl bir yer edinir?

İlk Kürtçe roman 1935 yılında basılmış olsa da esasında Kürtçe romanın gelişimi son 15 yıla rastlar. Dolayısıyla bugüne kadar 240’ı aşkın roman yazılmıştır. Ancak dünya dillerine çevirisi oldukça azdır. Bu konuda en önemli mesafeyi Mehmed Uzun almıştır. Ve kitapları birçok dile çevrilmiştir. Diğer yandan Kürtçe roman yazarlarının bazılarının Türkçeye çevirisi mevcuttur. Mehmed Uzun, Firat Cewerî, Hesenê Metê, Heîlm Yûsiv, Jan Dost romanları Türkçeye çevrilen yazarların başında gelir.

Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda yazılan romanların birbirine benzeyen, ayrılan yanları var mı? Mesela İsveç’te, Fransa’da yaşayan bir Kürt’le İstanbul’da ve hatta Diyarbakır’da yaşayan bir Kürt yazarın farkları nedir?

Öncelikle belirtmek gerekir ki Kürtler coğrafyalar arasında parçalanmış bir halktır. Dolayısıyla üretimleri de az biraz parçalandıkları coğrafyalardan etkilenir. Modern manada Kürt edebiyatı sürgünle filizlenmiştir. Sürgün ise iki farklı döneme rastlar. Birincisi Celadet Bedirhan ve Hawar ekolünün dönemidir. İkincisi ise 1980 darbesinden hemen önce ve sonra ülkesini terk etmek zorunda kalan yazarların dönemidir. İlk Kürt romanı 1935 yılında Erebê Şemo tarafından yazıldığında o dönemin Sovyetler Birliği’nde Kürtçe gayet gelişkin ve serbestti. Öyle ki ilk Kürtçe alfabe çalışmaları orada yapılmıştır. Burada o dönemde yazılan Kürtçe metinler ve romanlar daha çok sosyalizm ve komünizmin etkisindedir. Mesaj iletme derdi taşır. Anılar ve destanlar roman estetiği içerisinde değerlendirilir. Ardından dönüp Irak Kürdistanı’nda İbrahîm Ehmed’e bakıldığında ise durum biraz daha değişir. Dönemin savaş koşulları, tutsaklıklar, işkence, ölümler romanların başat konuları olur. Bir İran Kürdü olan ve siyasal faaliyetler içerisinde de yer alan Rehîmî Qazî ise Peşmerge romanında, yaşananları daha estetize eder ve çatışmanın adım adım gelişini anlatır. Türkiye’ye dönüp baktığımızda ise Türkiye’de uzun bir süre Kürtçe roman yazılmadığını görürüz. Bunun önemli nedenleri vardır. Türkiye’de Kürtçenin yasaklı olması, Kürtçeye verilen cezalar hem okur hem de yazar için ölümcül bir süreçtir. Bu yüzden Türkiye’de uzun yıllar ciddi bir roman yazımından söz edilemez. Sürgüne giden yazarlar ise var olan olumsuz süreci bir yaratı sürecine dönüştürmüş ve üretimlerini topraklarının uzağında yapmışlardır. Sürgün ve yurtsuzluk olgusu bu romanlarda başat konulardan biri olurken, ülkede var olan savaş koşulları da daha mesafeli ve eleştirel bir bakışla ele alınmıştır. Burada ele alınan temel konular ise feodal yapı, savaş, büyük Kürt şahsiyetlerinin hayatları, destanların roman formuna uyarlanmasıdır.

10 yıl önce yazılmış romanlarla şimdilerde yazılan romanlar arasında fark var mı? Temasal olarak mesela…

Tema olarak pek bir farktan söz edemeyiz. Ancak kurgusal ve yapısal anlamda gelişmelerin olduğunu da göz ardı edemeyiz. Dünya edebiyatını yakından takip eden Kürt yazarlar teknik anlamda yeni denemelere girişmişlerdir. Toplumsal gerçekçi, büyülü gerçekçi, postmodern, bilim kurgu ve bazı yapısal formların harmanlandığı romanlar… Ancak temasal anlamda dar alanda kısa paslaşmaların ağırlıkta olduğu, bilinen temel mevzuların işlendiği ve Kürtlerin yaşadıklarını çeşitli bakış açılarından anlatmaya odaklandığını söyleyebiliriz. Kürtçe roman, biyografisini anlatmayı bitirmemiştir daha. [Taraf]