• İstanbul 9° KAPALI
    • Adana
    • Adıyaman
    • Afyonkarahisar
    • Ağrı
    • Amasya
    • Ankara
    • Antalya
    • Artvin
    • Aydın
    • Balıkesir
    • Bilecik
    • Bingöl
    • Bitlis
    • Bolu
    • Burdur
    • Bursa
    • Çanakkale
    • Çankırı
    • Çorum
    • Denizli
    • Diyarbakır
    • Edirne
    • Elazığ
    • Erzincan
    • Erzurum
    • Eskişehir
    • Gaziantep
    • Giresun
    • Gümüşhane
    • Hakkâri
    • Hatay
    • Isparta
    • Mersin
    • istanbul
    • izmir
    • Kars
    • Kastamonu
    • Kayseri
    • Kırklareli
    • Kırşehir
    • Kocaeli
    • Konya
    • Kütahya
    • Malatya
    • Manisa
    • Kahramanmaraş
    • Mardin
    • Muğla
    • Muş
    • Nevşehir
    • Niğde
    • Ordu
    • Rize
    • Sakarya
    • Samsun
    • Siirt
    • Sinop
    • Sivas
    • Tekirdağ
    • Tokat
    • Trabzon
    • Tunceli
    • Şanlıurfa
    • Uşak
    • Van
    • Yozgat
    • Zonguldak
    • Aksaray
    • Bayburt
    • Karaman
    • Kırıkkale
    • Batman
    • Şırnak
    • Bartın
    • Ardahan
    • Iğdır
    • Yalova
    • Karabük
    • Kilis
    • Osmaniye
    • Düzce
  • İMSAK'A 02:00

  • HABER GÖNDER

  • BİST %0.05 89,55
  • DOLAR %-0.04 6,73
  • EURO %-0.01 7,30
  • ALTIN %

‘Kapalı kapılar ardında iktidar aranmaz’

Engin Dinç’in röportajı 

17 Aralık operasyonuyla yaşanan gelişmeler, her gün ortaya çıkan farklı bilgilerle yeni boyutlar kazanıyor. Bu arada yaşananların biraz dışına çıkıp bakıldığında ise özellikle İslami bir hareket olarak ortaya çıkmış olan Cemaatin ya da Fethullah Gülen hareketinin bugün geldiği noktanın sorgulanır olduğu görülüyor. Yazar Cevat Özkaya ile 17 Aralık operasyonunu, sonrasında yaşananları ve Fethullah Gülen hareketiyle ilgili toplumda nasıl bir algı oluştuğunu konuştuk. 

Öncelikle 17 Aralıkta başlayan süreci genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz? Fethullah Gülen Cemaati’nin bir operasyonu olduğu söyleniyor. Siz buna katılıyor musunuz? 

Cemaatin ortada olduğu bir operasyon ama bütün kararlar cemaat tarafından mı veriliyor, çok emin değilim.  Hadiseleri üst üste koyduğunuz zaman evet Cemaatin içinde bir grup insan bu işleri yapıyor. Ama operasyonun kararının Cemaat tarafından verildiğini en azından ilk izlenim olarak cemaat tarafından verildiğini zannetmiyorum. Bir de mesele sadece 17 Aralık’la sınırlı değil. Basından bildiğimiz kadarıyla 7 Şubat’ta Hakan Fidan’ın tutuklanmaya veya sorguya çağrılmasından itibaren başlayan –belki daha öncesi de vardır onu bilemiyoruz ama-, Hakan Fidan’ın sorguya çağrılmasından sonra devam eden sürece 17 Aralık’ın ve bundan sonra devam edecek sürecin aynı süreçler olduğunu düşünüyorum. 

Peki, 17 Aralık’ta başlayan bu sürecin amacı ne?

Benim kanaatim şu, devlet içinde bir paralel devlet var. Cemaat veya cemaat demeyelim Fethullah Gülen hareketi için böyle bir ibare kullanılıyor. Bunun ne kadar böyle olduğu önümüzdeki zaman içinde ortaya çıkacak ama şöyle bir şey var. Çoğunluğu veya hakimiyeti elde ettiği devlet kademelerinde Fethullah Gülen hareketi mensupları mutlak iktidar kullanmak istiyorlar. Anladığımız kadarıyla olan şu; İktidara “arabayı sen kullan, dışardan bakanlar seni görsünler ama debriyajı ben hallederim, frene de ben basarım, vitesi de ben kullanırım” diyorlar. Şoför, yani iktidar mevkiinde olan diyor ki; “bu araba bir yerde arıza yaparsa veya senin freninden dolayı bir şey yaparsan bunun bedeli kime çıkacaktır, görünene çıkacaktır.” 

Yani davul benim sırtımda tokmak senin elinde şeklinde bir iktidarı kimse yürütmek istemez. Eğer iktidar olmak isteyen varsa Türkiye’de en azından şekli olarak iktidar olmanın veya iktidara aday olmanın yolları belli, o yollardan geçecektir. İktidar kullanmanın getirdiği bir kavgadır bu. 

Bu mücadele içerisinde özellikle yargı ve polis içerisinde kümelenmiş bir paralel yapıdan bahsediliyor. Bu paralel yapının varlığı ve bunun işleyiş tarzıyla ilgili sizin söyleyecekleriniz neler? 

Hanefi Avcı 3-5 yıl önce bu paralel yapıyı yazmıştı. Doğrusunu isterseniz hiçbirimiz o zaman ihtimal vermedik. Yani bir takım devlet kademelerinde bir hakimiyetin olduğunu, bir yığılmanın olduğunu seziyor insan ama bu yığılmayı bu şekilde kullanabileceği istikametinde bir düşünce ortaya çıkmadı. Muhtemelen iktidarda da bu olmadı diye düşünüyorum. 

Tabi olayın bir başka yanı var, 28 Şubat gibi bir dönemden çıkmışız. Bir askeri vesayet var ve bu askeri vesayeti geriletebilecek her şeyle ittifak yapmak, en azından ilkesel olarak çok sıkıntılı olmayan bir takım gruplarla ittifak yapmak anlaşılabilir bir şeydir. Her zaman makul olmayabiliyor. Her zaman doğru olmayabiliyor da anlaşılır bir şey olarak ortaya çıktı. İktidar henüz siyasal iktidar olmaya aday, daha doğrusu iktidar oldular mı olmadılar mı daha bilmiyoruz.  

Türkiye’de reel olarak seçilmişlerin iktidarı hiç olmadı. Bu vesayeti yenmek için bir işbirliği söz konusu oldu. Bu işbirliğinin de bu kadar radikal bir şekilde kendi grup menfaatine kullanılacağına ilişkin herhalde iktidarda bir tasavvur meydana çıkmadı. Bundan dolayı iktidar da Bülent Arınç’ın söylediği gibi, bundan dolayı bir sıkıntı ve gaflet içinde olduğunu bazı davranışlarından itiraf ediyor. Ama hakikaten bu kadar gaflet iktidara yakışıyor mu diye insan sormak istiyor doğrusunu isterseniz.  

Olaylar ortaya çıktıktan sonra yargı ve emniyette birtakım tasarruflara gidildi. HSYK’nın yapısının değiştirilmesi gündemde. Bunu eleştirenler de var ama hükümetin bilfiil mücadele ettiği cuntanın uzantılarının temizlenmesi, en azından bunlara engel olunması için bunun gerekli olduğunu düşünenler var. Siz konuda neler söylersiniz?

Doğrusunu isterseniz benim düşüncem meselenin buraya kadar gelmemesiydi, en azından temennim bu istikametteydi. Yani senin yargın ve benim yargım meselesinin Türkiye’nin en azından şu sistem içerisinde gündemden kalkması lazımdı. 

Başlangıçtan itibaren hukukun icracısı konumunda olan bir yargı kurumuna bu memleketin inananının da inanmayanının da, muhalif partisinin de iktidar partisinin de, herkesin ihtiyacı olduğunda mutabık olmalıydık. Çünkü bu Türkiye’de ilk defa reel anlamda bir hukukun, hukuk kurumunun, yargı kurumunun var olacağı anlamına geliyordu ama maalesef olamadı. Şimdi yargının baştan itibaren ta Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren İstiklal Mahkemelerini alın, Anayasa Mahkemelerini alın, 12 Eylül mahkemelerini alın, 28 Şubat’ı alın, bunların hepsinde hukuk kişi hürriyetinin, insan haklarının yanında değil devletin adeta bir emir kulu gibi yanında olmuştur, istisnası çok azdır. 

İlk defa bir hukuk kurumu kurulacaktı fakat o da bu operasyona kurban gitti. Dolayısıyla bu dönemden itibaren bir nevi yargının hükümete karşı bir silah gibi kullanılıyor olmasının içinden bir an önce çıkması lazımdır ki, o da hem usul itibariyle hem asıl itibariyle hukuk ile bağdaştırılamayacak birtakım kararlar almak zorunda kaldı. Mecbur muydu? İktidarın yaptığı yangın söndürmektir ama yangın söndükten sonra bu yangın niye çıktı, nasıl çıkmaz diye düşünmek mecburiyeti var. 

Ve Türkiye’nin reel anlamda, gerçek anlamda bir yargı reformuna ihtiyacı var. İkincisi yargıya bu kadar kutsallık, yani “yüce yargı”, “ulu yargı” gibi birtakım şeyler atfetmemeliyiz. Ama yargının adalet dağıtan bir müessese olarak literatürde ve uygulamada yer almasını sağlamak hükümetin görevidir. Bugün yapılan, kendisine karşı yapılan usulsüzlükleri yargı tarafından, emniyet tarafından yapılan usulsüzlükleri ortadan kaldırmak için kendisinin de birtakım şeyler yaptığını kabul edip bu usulsüzlüklerin olmayacağı bir siyasal iktidar iklimine, bir yargısal iklime, güvenlik iklimine gidişin yollarını döşemesi lazım iktidarın. 

Olayın uluslararası boyutunu da açmak istiyorum. Özellikle Halkbank üzerinden böyle bir operasyon gerçekleştirildiği, Türkiye’nin artan gücünün, birikiminin birtakım çevreleri rahatsız ettiği konuşuldu. İHH’nın da özellikle hedefe konması gibi bir durum var. Uluslararası planda bu operasyonun harekete geçmesinin temel sebepleri neler?

Türkiye herhangi bir ülke değil. Bugüne kadar toprakları işgal edilmiş, dağılmış bir imparatorluğun içinden bir devlet çıktı. O günün şartları içinde anlaşılabilir bir takım tavizler verilerek bir devlet kuruldu. Fakat bu tavizlerin normal şartlar altında geçici olması lazımdı. Yani tarihin herhangi bir döneminde imparatorluk olmuş ulusların yenildikten sonra uluslararası güçlerin kendisine biçtiği gömleğe sığmadığını biliyoruz. Türkiye bu gömleği benimsemek durumunda kaldı. Türkiye’nin yönetenleri zaruri şartlar altında imzalanmış bir anlaşmayı bir vaziyeti, bir durumu ebedi kabul eder hale geldiler. Bu yeni iktidar, diğer iktidarlar da birtakım denemeler yaptı. 

Bu iktidar ciddi anlamda bir sorgulama sürecine girdi. Yani, bu anlaşmaların haksız anlaşmalar olduğunu en azından dillendirdi. Ve kendisini biraz ayakta tutmaya çalıştı. Tabi geliştiği o iklimde, o genleştiği mekanizmalarda, o topraklarda başkalarının menfaatleri var. Elbette bu menfaatler de çatışmaya girecekti. Eğer bir zincirden kurtulmak istiyorsanız sıkıntı çekeceksiniz. Burada sıkıntılı olan durum şu; “efendim biz uluslararası güçlerle karşı karşıya gelerek onlarla cebelleşerek hiçbir yere varamayız” diye bir anlayış var. Peki ne olacak, onlarla uyumlu bir halde gidebiliriz. Onlarla uyumlu halde giderseniz onların size biçtiği gömleği giyersiniz. Onlarla savaşalım mı, hayır. Ama bizim de millet olarak bulunduğumuz bölgede, dünya içinde bir tasarruf alanımız olması gerektiğine ilişkin birtakım şeyler söylenmeye başlayınca, bunun birtakım uygulamaları başlayınca, evet acemilikler de yapıldı, ama karşı tarafın da buna birtakım cevapları teşekkül etti. Bu cevaplar da anormal bir şey değildir, devletlerarası ilişkiler böyle cereyan eder. Batı şöyle yaptı, böyle yaptı… Tarihine baktığınız zaman Batı’nın retorik olarak söyledikleriyle fiili olarak yaptıkları genellikle birbirine uymaz. Dolayısıyla bu tür yakınmalarla olmaz. Yani varlığınızı bunun içinde muhafaza edeceksiniz ve devam ettireceksiniz, büyüyeceksiniz. Asıl sorun bizim ülkemizdeki birtakım mekanizmaların, yargı mekanizmasının, emniyet mekanizmasının böyle bir kararın sonucunda oluşan bazı fiilleri adeta bir suçlu, bir caniyi takip ediyor gibi takip etmeleridir. Mesela Hatay’da bir TIR hikayesi var. Yani ne oluyor size? Ne oluyor? Devlet böyle bir şey vermiş. Devletin siyasetini savcılar mı tayin edeceklerdi?  

Ama burada tabi bir şeyi de vurgulamak lazım. Yani ortada bir yolsuzluk var, hep olmuştur. Fakat 27 Mayıs’tan başlayarak hatta daha öncesinden başlayarak yolsuzların, yolsuzlukların hep söylentileri kullanılarak siyasi iktidarlar yıpratılmıştır. Yolsuzluklar hiçbir zaman ispat edilmemiştir. 27 Mayıs öncesinde Celal Bayar’ın 104 milyonu olduğu, Fatin Rüştü Zorlu’nun ‘Bay yüzde 10’ diye tüm anlaşmalardan yüzde 10 komisyon aldığı söylenmiştir. Daha sonra tüm hukuk kurumu kendi ellerine geçmiş olmasına rağmen bu iddiaları ispat etmek lüzumunu bile hissetmemişlerdir. Çünkü söylentisi iktidarı götürmüştür ve mesele bitmiştir. Yani burada bir yolsuzluğu önlemek değil yolsuzluk üzerinden siyasal iktidarı yıpratmak gibi bir hikaye vardır. 

1980’li yılların gazetelerini şöyle bir açıp bakarsanız, Süleyman Demirel’in ANAP ile ilgili o günlerde iddiaları vardı. Yunanistan’da Koskotas skandalı diye bir yolsuzluk skandalı olmuştu. Meydanlarda eline bir mavi dosya alıp “bunlar Koskotas dosyaları, bunların hep hesabını soracağız” diyerek propaganda yaptı. Demirel sonra 90’lı yıllarda iktidar olduğunda hiçbir zaman bu Koskotas dosyalarını gündeme getirmedi. 

Onun için Türkiye’de yolsuzluk var. Bu yolsuzluğu söylenti halinden yolsuzluk iddiasına muhatap olan kişinin beraatıyla veya da cezasıyla sonuçlanabilir bir hale getirmek lazım. Ama siz yolsuzluğu bir kurşun gibi siyasal iktidarı veya siyasal ortamı dizayn etmek için kullanırsanız, yolsuzluğun artık yolsuzluğu önlemeyi kastetmediği anlaşılır ve yolsuzluk iddiası durmadan siyaseti dizayn etmek için kullanılır. Hükümetin yapacağı şey bu yolsuzluk meselelerinin de üzerine gitmektir. 

Son olarak Fethullah Gülen hareketi için söylenen çok kötü olan bir şey daha var; Amerika’da oturmuş, Amerika’nın dediklerini yapan bir hareket imajı ortaya çıkıyor. Beri tarafta da yolsuzluklar yapan bir iktidar imajı. Bunlar özellikleri baskın özellikleri itibariyle İslami özellikleri olan şeyler. Netice itibariyle İslami özelliği olan bir siyasal iklim, bir taraftan ajan bir taraftan hırsız gibi dizayn ediliyor. Bu kavga bittikten sonra kavganın hasılatı ortaya çıktığında şimdi susup bir nevi Galata tüccarları gibi alkışlayanlar, bu faturaların hepsini bu camianın önüne koyacaklardır. 

Herkesin burada artık faciayı daha fazla devam ettirmeden bir sorumluluk mevkiinde davranması gerekiyor.

Son tartışmalar, yaşanan mücadele, Fethullah Gülen hareketini nasıl etkileyecektir? Bugüne kadar insanlara eğitim veren, gençlerin ahlaklı, düzgün eğitim gören insanlar olmasını sağlayan bir hareket olarak biliniyordu. Ama bugün geldiği nokta ile itibariyle sanırım toplum üzerinde pek de iyi bir algısı yok. Siz şu anki durumu ve orta ve uzun vadede yaşananları değerlendirirseniz ne dersiniz? 

Bir hareketin toplumsal meşruiyetini sağlayan şey hareketin art düşüncesinin olmadığının bilinmesi ve hareketin gösterdiği şeyleri yapıyor olmasıdır. Yani bir nevi masumiyetidir. Fethullah Gülen hareketi birilerinin söylediği gibi bu işten sonra yok olup gitmez. Ama onun meşruiyetini sağlayan masumiyet ortadan kalkmıştır. 

Bu aşamadan sonra ben, eski ivmesini kazanacağını hiç zannetmiyorum. Bu masumiyeti tekrar toparlayabileceğini de zannetmem. Toplumsal meşruiyetinde ciddi bir sıkıntı ortaya çıkacaktır. Böyle bir sıkıntının ortaya çıkmasından dolayı da bir sevinç içinde değiliz. İslami hareketler kapalı kapılar ardında iktidar arayan hareketler değildir. Toplumsal yapının içinde, toplumsal yapıyı dönüştürmek üzere tebliğ faaliyetinde bulunan ve bir adalet arayan, adaleti icra etmeye çalışan en azından toplumsal meşruiyeti sağlamayan çalışan, toplumsalı dönüştürmeye çalışan açık ve legal hareketler olmalıdır. 

Türkiye’de cemaatlere düşmanlık edebilecek, devlet diye böyle bir ikileme düşürebilecek bir söylemden sakınmak zorundayız. Devlet önemlidir, fakat Türkiye Cumhuriyeti devletinin milletin devleti haline getirmeye çalıştığı için siyasal iktidarın tavırlarına okey diyoruz. Yoksa devleti bu haliyle, hatasız, kusursuz, eksiksiz görmek ve bunun karşısında cemaat kavramını hatalı konuma düşürmek hiç kimsenin yapamayacağı bir şeydir, yapmaması gereken bir şeydir. Burada siyasal iktidar eğer bu devleti bu milletin genelinin devleti haline getirmek konusundaki gayretini devam ettirirse elbette bu gayretin yanında yer almak gerekir. 

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

İşte paralel yapının kurduğu ağ

Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.Com'e üye olun

Zaten üye misiniz ? Buraya tıklayarak Üye girişi sağlayabilirsiniz.

Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.Com'e giriş yapın

Henüz üye değil misiniz ? Buraya tıklayarak Üye olabilirsiniz.

Haber gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 470