İslam’ın dış politika yapımında bir rolü var mı?

Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu, Yusuf Kaplan, Ünsal Ban; Star gazetesinden Beril Dedeoğlu, İbrahim Kiras, Ahmet Taşgetiren, Sibel Eraslan; Sabah’tab Engin Ardıç, Hasan Bülent Kahraman, Burhanettin Duran bugün gündemle ilgili önemli konuları ele alıyor.

Ali Bayramoğlu: Kürt sorunu ana taşıyıcı olacak…

Kürt sorunu bugüne kadar Türkiye’de demokrasi tartışmalarını ve demokrasinin güzergahını olumlu ya da olumsuz önemli ölçüde belirledi.

Bundan sonra muhtemelen daha çok belirleyecek.

Malum bu sorunun çözülmesi için 2013’ten bu yana hızla yol alınıyor.

Gezi hadiseleriyle, 17-25 Aralık krizleri siyasi gerilim ve demokratik sorun anları temsil ederken, barış süreci bu konularda açık ve açılan bir alanı ifade etti.

Nitekim son iki yıl içinde ülkedeki pek çok aktörün Kürt sorunu ve bu sorun üzerinden birlikte yaşama, demokrasi, demokratik siyaset konusunda adım adım yol aldığını görüyoruz.

Akil Adamlar faaliyetleri anlamı bugün daha çok ortaya çıkıyor. Akillerin Kürt meselesinde çözüm fikrine atoplumsal açılma konusunda bir düşünce ‘ajitatör’ü işlevini yerine getirdiğini gösteriyor. Özetle ‘toplumsal alanın barış konusunda hareket geçmesi, barış sürecinin normalleşmesi, tartışılması ve benimsenmesi’ diyelim… Bugün bunun pek çok emaresini görüyoruz. Çerçeve yasanın toplum tarafından kabul edilme, tartışılma biçimi bile bu konuda tek başına simgesel bir örnek.

Kamuoyu yanında altı çizilmesi gereken bir diğer aktör Kürt siyasi hareketidir. Kürt Siyasi Hareketi’nin Gezi olaylarına, cemaatin darbe girişmine mesafeli durması, bu olayları araçsallaştırmaması, bunu yaparken yeni rejimin destek ve kurucu unsuru haline dönüşmeye başlaması önemli bir gelişmedir. HDP’nin bugün benimsediği söylem dünden farklıdır ve bu tabloyla yakından ilgilidir.

Siyasi iktidar için ise barış süreci geri dönülmesi zor bir siyasi angajmanı işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda pek çok açıdan tutunulacak bir ipi ifade ediyor. Çerçeve Yasa hamlesi, sonbaharda Türkiye’ye dağdan ve Avrupa’dan geri dönüşlerle açılacak yeni bir sayfa, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı vizyon belgesinde barış sürecine verdiği özel yer ortada…

Pek çok yorumcunun görmek istemediği bir gerçek var:

Kürt sorunu-demokrasi ilişkileri sonbahardan itibaren ülkedeki çatışmacı atmosferin dağılması, demokratik ve çözüm vurgularının artması, siyasi, hatta toplumsal kutuplaşmanın azalmasında barış süreci önemli bir rol oynayabilir ve bu siyasi iktidar tarafından kullanılacak bir unsura dönüşebilir.

Kürt sorununun kalıcı çözümü şüphe yok ki, yeni ‘siyasi kod sistemi’ ve yeni bir siyasi yapılanma gerektiriyor. Bu, elbet Kürtlerin taleplerine yanıt verecek, ancak o oranda ülke bütünlüğünü pekiştirecek sistem olmalı. Kültürel farklılıkların kabulü, kendi varlıklarını işleyebilme imkanları, kendi yaşam alanlarıyla ilgili karar mekanizmalarında yer alabilmeleri yanında, kültürel ve toplumsal çoğulculuğu devreye sokabilecek bir sistemden söz ediyoruz.

Böyle bir sistem sadece hem ‘Kürt sorununda çözüm gereklerini’, aynı zamanda Gezi olaylarının işaret ettiği ‘katılımcı demokrasi ihtiyaçları’nı tatmin edecektir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Yusuf Kaplan:  ‘Bu kadar acı için çok küçük bu Filistin’

Bugün sizlerle, yaşayan en parlak şâirlerimizden Cahit Koytak Ağabey’in ‘Gazze Risalesi’ başlıklı metninin dördüncü bölümünü paylaşmak istiyorum.

Bu şiir, en büyük söz ustalarının, ruh ustalarının neden şâirler olduğunun mükemmel bir göstergesi.

Şâirler olmasa, Yunus olmasa, Fuzûlî olmasa, Şeyh Galip olmasa, onların izinden giden, bize yepyeni yemişler devşiren, hakikatten süt emen Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Turan Koç… ve tabiî Cahit Koytak olmasa hâlimiz nice olurdu!

Buyurunuz Cahit Ağabey’in epik şiirine:

***

çok acı çektin, Gazzeli Yusuf, oğlum,

çok acı çektin

ve bu kadar acı için çok küçük bu ‘Filistin’.

dünyayı iste, bütün bir yeryüzünü,

duvarsız, tel örgüsüz, mayınsız

ve silahsız yeryüzünü, hepimiz için,

***

çok acı çektin, önce sen çığır bu türküyü!

göğsüne yaslayıp kulağını geleceğin,

önce sen duyur, bu yüceler yücesi ülküyü,

bu en büyük vuruntusunu aklın ve kalbin

ve bir amentüye dönüştür onu!

***

çok acı çektin, yapabilirsin bunu,

çok acı çektirdik sana, dönüştürebilirsin

dokunduğun her şeyi, her şeyi som altına,

hakkında konuştuğun ya da sustuğun

her fikri, her tezi gökçe bir manifestoya.

***

çok acı çektin, dönüştürebilirsin,

ip atlarken, sapan atarken ya da uyurken

beşikte, kaldırımda ya da yıkıntıların altında

can veren kardeşlerinin dudaklarında donan

kıpırtıyı büyük insanlık oratoryosuna.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Fatma Barbarasoğlu: Biri’nin kahkahası yakın, ‘öteki’nin gözyaşı uzak!

I- Pek ‘özel’ bir okuyucum, ekrandaki nezaketsizlikten/siyasilerin her konuda her şeye karışmasından bahisle,   herkesin birbirine ‘SEN’ diye hitap edişini ve ‘birilerinin’ herkesin  hayatına  karşıma ‘hakkı’na dair  sosyolojik açıdan cevap vermemi beklediğini yazmış.

(Böyle bir eğilim var ne vakittir. Her şeyin sosyolojik açıdan değerlendirilmesini bekleyen okuyucu soruları…)

‘SEN’leşme sorunundan başlayalım.

Okuyucumuz haklı.

Küçükler büyüklere, programcılar konuklarına ‘Sen’ diye hitap ediyor.

Öğretmenler öğrencilerine, öğrenciler öğretmenlerine sen diyor.

Bilimum devlet memuru  her birimizi her an ‘sen’liyor.

Esnaf siz demeyi hiçbir zaman öğrenememişti zaten.

Kim kaldı geriye!

Tezgahtarlar (yeni adıyla satış elemanları/mağaza sorumluları) birbirlerine hanım ve bey diye hitap edip, sizzz diye kırılıp dökülürken, müşteriye keskin bir SEN demeye devam ediyor.

Sen ve siz ayırımı galiba elitlerin Fransızca konuşmasıyla yakından alakalı. Amerikan yüzyılından itibaren, herkes İngilizce konuştuğu için günlük hayattaki sen ve siz ayırımındaki incelik ortadan kalkarak herkes you/ sen’in paydasında eşitleniverdi.

Her ne kadar zaman zaman ‘SEN bana nasıl sen dersin!’ ya da ‘Ben SİZİN nereden sen’in oluyorum’ itirazına rastlasak da, ‘Aşırı Samimiyet Çağı’nda ‘sen’leşmeye itiraz etme damarımız gittikçe zayıflıyor.

‘Aşırı Samimiyet Çağı’, herkesin, her şeyini dijital ortamda ulu orta paylaştığı bir zaman… Dolayısıyla ‘Siz’in mesafe gerektiren konumu, ‘sen’in ensede boza pişirme kıvamında eriyip gidiyor.

21. yüzyılın kavramı özel.

Herkes ve her şey hızla yekpareleşirken bizi kandırmaya yarayan ‘kişiye özel’ kavramı ile avunuyoruz/avutuluyoruz.

Herkes, kendini pek ‘özel’ bulduğu için,  faniler istifade edebilsin diye hayatının her anını fotoğraf ve vidyolar eşliğinde kutsayarak ‘paylaşıyor’.

19. yüzyılda durum nasıldı?

Her şeyin hızla genelleştiği; genel oy, genel kültür, genel eğitim, genel seçim kavramlarının hızla gün yüzüne çıktığı 19.yüzyılda…

Sorunun cevabını A.Çehov’un ‘Seçim Kurbanı’ isimli hikayesinde arayalım.

Bir kaç memur şeflerinin kendilerine olan davranışından mustariptir. Şef, memurlara hakaret etmekte, onları eşlerinin yanında küçük düşürmektedir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Ünsal Ban: Filistin’in işgali ve Türkiye!..

Yahudi köktencilerinden Rabbi Kook der ki;

‘Bir Yahudi’nin ruhu ile Yahudi olmayanların ruhları arasındaki fark, insan ruhu ile hayvan ruhu arasındaki farktan daha derindir.’

Muharref Tevrat’ta hastalıklı söylemlere destek olarak kullanılan nice ifade var.

Mesela:

‘Onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme; erkekten kadına…çocuktan, emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür…’ (I. Samuel, Bab 15 / 3)

*

Bu zihniyetle başa çıkabilmenin ilk şartı ‘bilinçlenmek’tir.

Meseleyi ‘antisemitizm’ edebiyatında boğmak isteyenlere aldırmadan; insanlıktan zerre nasiplenmiş herkesi bu ‘ırkçı kafaya’ karşı çıkmaya davet ederek.

‘Siyonizm’i sorgulama ve ‘asla ulaşma’ çabasını göstermeyen kim olursa olsun, Siyonizm’in suçuna ortaktır.

Bileceğiz.

Bilinçle hareket edeceğiz.

Durmaksızın anlatacağız.

Haykıracağız:

‘Siyonizm bir insanlık ayıbıdır!’

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Beril Dedeoğlu: ‘Batı’ ve Rusya’ya ambargo

ABD ile AB daha önce uygulanan yaptırımların genişletildiğini ilan ettiler. Buna göre ABD ve AB vatandaşlarının üç büyük Rus bankası ile finansal işlem yapmaları, bazı askeri araç, silah ve teçhizatın alım ve  satışı, doğal gaz, petrol ve su sondajlarıyla ilgili materyaller başta olmak üzere enerji ve teknoloji alış verişi yapmaları yasaklandı.

Ayrıca Putin’e yakın olduğu ileri sürülen 95 kişi ile 23 firmanın AB ve ABD’ye giremeyecekleri ilan edildi. Öte yandan Rusya da , bu ölçüde olmasa bile, karşı önlemler alarak Avrupa’dan taze meyve ve domuz eti ile ABD’den tavuk alımını durdurdu.

Rusya’ya yönelik bu yaptırımların Soğuk Savaş sonrası uygulanan en sert cezalandırma sürecine karşılık geldiği söylenebilir. Bununla birlikte, esas mesele alınan bu önlemlerin Rusya’yı ekonomik ve mali açılardan baskı altında tutup tutmayacağı. Rusya, AB ya da ABD ile yaptığı alışveriş kesildiğinde ihtiyaçlarını alternatif başka piyasalardan sağlayamıyorsa, ABD ve AB mallarını başka ülkeler üzerinden temin edemiyor ya da ambargoya takılan kalemlerin alternatif ticareti çok daha maliyetli oluyorsa, o zaman Rusya’ya uygulanan yaptırımların işe yarayacağı ileri sürülebilir.

Konu Ukrayna mı?

Rusya’nın yaptırımlardan ne ölçüde etkileneceği açık değil; zira alınan bu yeni kararlara karşı kendilerinin yeni önlemler almayacaklarını duyurdu. Bununla birlikte, tarafların karşılıklı olarak yatırımları ertelediklerinin de altını çizmek gerekiyor.

Ukrayna krizinin üzerinden epeyce vakit geçmiş olmasına rağmen, yaptırımların dozunun Temmuz sonu itibarıyla genişletilmesinin bir nedeni olmalı. Açıklanan neden, düşürülen Malezya uçağıyla ilgili. Rusya’nın Ukrayna’nın doğusundan elini çekmediği ve Ukrayna’nın kendi kaderini belirlemesine izin vermediği gerekçesi ileri sürülüyor.

Ukrayna’nın kendi kaderini tayin etmesinden kasıt ise, muhtemelen önce NATO’ya üye, ardından AB’ye ortak üye olması. Yoksa Ukrayna uğruna tarafların bu denli sert tavırlar almaları anlamlı değil. Kırım işgal edilirken, yani Karadeniz’deki Rusya hakimiyeti garanti altına alınırken tepki gösteremeyen batı, şimdi kılıcını çekmiş vaziyette. Anlaşıldığı kadarıyla ABD ve AB Ukrayna’nın ikiye bölünmesine itiraz etmiyor, ülkenin iki taraf arasında paylaşılmasına ikinci tercih olarak sıcak bakabileceklerini ima ediyor. Ukrayna’nın bölünmesine esas karşı çıkan Rusya. Zira bölünürse, en az yarısı NATO’ya girer; batı kampı Rusya’ya doğru genişler.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

İbrahim Kiras: Söylenti değil gerçekmiş!

Gülen Cemaati mensuplarının gözlerimizin içine baka baka yalan söylemelerine alışığız. Bugüne kadar bu yalanların envai çeşidini dinledik kendilerinden. Mesela bazı operasyon gazetelerinin köşelerine yerleştirilmiş tetikçi kalemler vardı, “bizim cemaatten değil” diye yemin ediyorlardı. Ergenekon, Balyoz vb gibi davalarda görev yapan savcılar vardı, “kapımızın önünden bile geçmemiştir” diyorlardı. Aynı konularda nedense olağanüstü gayretler gösteren polis şefleri hakkında da “yüzlerini görsek tanımayız” açıklaması yapılıyordu.

Özel yetkili mahkemeler marifetiyle yürütülen davaların hiçbirine sahip çıkmıyorlardı.

Yürütülen operasyonların cemaatle bağlantısı konusunda her ne sorulursa sorulsun, “Allah Allah! bunu da nereden çıkardınız” pişkinliğiyle cevap veriyorlardı. Sözgelimi “Fenerbahçe’yi ele geçirip de ne yapacağız?” diyorlardı…

Cemaat sözcülerine göre, Hanefi Avcı cemaatin polis teşkilatı içindeki örgütlenmesini deşifre eden bir kitap yazdığı için değil, aşırı sol bir terör örgütüne üye olduğu için içeri atılmıştı… Ahmet Şık’ın yazdığı kitaba daha basılmadan bilgisayarında el konmasaydı darbe olacaktı…Nedim Şener de Dink cinayetinde cemaatçi polislerin rolünü anlatan bir kitap yazdığı için değil, Ergenekon darbe girişimine karıştığı için kendisini hapishanede bulmuştu…

7 Şubat girişimi içinde yer alan savcı ve polislerin de cemaatle uzaktan yakından ilgileri yoktu elbette. Son olarak 17 ve 25 Aralık girişimlerini kotarmaya kalkışan kadrolar hakkında bizzat hocaları “hiçbirini tanımam, etmem” açıklaması yaptı. Bu insanların hiçbirini tanıyıp etmiyorlar ama otomatik bir refleksle hepsine sahip çıkıyorlar. 22 Temmuz’da “tanımadıkları” polis şeflerine sahip çıkmak için sokağa dökülmeleri kendi yalanlarını tekzip eden fotoğraflardan sadece biri.

Ama zaten bu polislerin ellerindeki devlet imkânları sayesinde gerçekleştirdikleri hukuk dışı telefon dinlemeleriyle elde edilen bilgi ve kayıtları şantaj amaçlı kullandıkları da yalandı, iftiraydı! İnsanların yatak odalarına yerleştirilen kameralarla kaydedilen mahrem görüntülerinin şantaj için kullanıldığına dair söylentiler de olsa olsa bir şehir efsanesiydi!

İşin gerçeği şu ki Cemaatin bugüne kadar yaptığı savunmaların bir bölümüne inananlar oldu. “O kadarı da olmaz artık” diye düşündükleri için herhalde… Bir kısım iddiaların ise tevili kolay görünmüyordu. Onlarla ilgili olarak toplumun zihninin kenarında bir şüphe daima var olmaya devam etti. Ancak bugün ortaya dökülen kirli çamaşırlara baktığımızda çok daha iyi anlıyoruz ki şimdiye kadar dile getirilenlerin eksiği varmış, fazlası yokmuş…

MHP milletvekili Özcan Yeniçeri’nin başına gelenleri okudunuz. Ergenekon soruşturması kapsamında dinlenmiş, sonra mahkeme kararıyla yani yasal olarak gerçekleştirilen bu dinlemelerde elde edilen konuşma kayıtlarıyla kendisine şantaj yapılmaya kalkışılmış. MHP’li milletvekili şantaja boyun eğmeyip derhal savcılığa müracaat ettiği için bu dosyanın kapağı açılmış bulundu ama benzer durumda oldukları yıllardır söylenen siyasetçiler ve işadamlarının yaşadıklarını şimdilik sadece tahmin edebiliyoruz. Bu kişilerin sesli veya görüntülü kayıtlarının nasıl elde edildiğini ve neyin karşılığı olarak kullanıldığını da yakında öğreniriz.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Ahmet Taşgetiren: Cemaatin gücü

Acaba Hükümet, “Cemaat’in Gücü” denen şeyi, 17-25 aralık uyanışından sonra bile yeterince okuyabilmiş midir? 

Ben sanmıyorum.

Hani Bülent Arınç’ın “Safmışız” sözü var ya, aslında o ifadenin bile gerçeği yeterince yansıttığı kanaattinde değilim yani “saflığın boyutları” noktasında yeniden yeniden idrakin söz konusu olduğunu düşünüyorum.

“Polis”teki yapılanmanın kısmen farkına varılmış olmalıdır, Yargı’dakinin ise daha da “kısmen.”

Çağlayan’da yaşananlar, Cemaat’in mesela “Savunma” alanında apayrı bir güç biriktirdiğini ortaya koymadı mı? Bu da Hükümet açısından yeni bir aydınlanma sayılamaz mı? 

Hukuk camiasını bilen bir dostum, “Cemaat’in  İstanbul’da en az 100 avukatı bulunduğu”nu söyledi bana.

HSYK’nın geleceği, Hükümeti kara kara düşündürüyor olmalıdır.

Hani bir YARSAV vardı, Emine Ülker Tarhan’lı ya da Eminağaoğlu’lu… Rivayet o ki, Cemaat’in derin çalışması, YARSAV’ı bile dönüştürüp, “Cemaat kuruluşu” haline getirmiş. 

Henüz Bugün’de yazarken ve Ergenekon – Balyoz davaları gündemde iken bir gün GYV Başkanı Mustafa Yeşil’e “Cemaatin böyle gözü kara hakimler – savcılar yetiştirdiğini bilmiyordum” demiştim. O da gözüme bakıp “Ya öyle mi?” diye cevaplamıştı. Bilmem belki de “Çok safmışsınız Ahmet Abi” demek istemişti. Doğrusu ben, Cemaat’in TSK bünyesine yoğunlaştığını, “insana yatırım” konusunda duyarlı olduğunu bilmeme rağmen, eğitim kurumlarında öğrencileri sosyal alanlardan daha çok temel bilimler alanına yönlendirdiğini düşünüyordum.

Doğrusu her gün yeni bir “Cemaat olgusu” ile karşı karşıya geldiğimi itiraf etmeliyim. 

Bunun sadece bana has bir durum olmadığını da, Hükümetin ve kamuoyunun yaşadığı sıkıntılara baktığımda daha iyi anlıyorum.

Sanıyorum ki, en büyük hayal kırıklığını Başbakan Erdoğan yaşıyor ve onun için de en sert duruşu o sergiliyor.

Belli ki Türkiye, bu sancıyı daha uzun süre yaşayacak.

Görüldüğü kadarıyla Cemaat, nerede varlığına işaret edilse orada en sert biçimde ayağa kalkmayı tercih edecek.

Emniyet’e yönelik operasyonda ortaya konan Cemaat tavrı, gerçekten çarpıcıdır. Bir yargı süreci başlamıştır ve belli ki bu süreç, “Yargı bünyesindeki Cemaat varlığı”nın etkin biçimde devreye girmesi sonucunu doğuracaktır. Hükümetin, seçilirse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ciddi zorluklar yaşayacağı kesin gibi gözüküyor.

Sabah gazetesinde Abdurrahman Şimşek’in “Cemaat bünyesinden” olduğunu iddia ettiği bir hakimle yaptığı görüşmeler yayınlanıyor.  Bakın şu iddialar ismi verilmeyen o hakime ait:

“Son dönemlerdeki tasfiyelerle gücünü biraz kaybetse de hâla Yargıda ve askeriyede inanılmaz güçlüler. Sayın Başbakan bunları tespit etmeli ve derhal temizlemeli. Yoksa Başbakan Erdoğan’ın işi gerçekten zorlaşacak.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Sibel Eraslan: Hukukta sabır itina ve basiret

Bayram öncesi Emniyette yaşanan soruşturma kapsamında tutuklanan polislerden bazıları serbest bırakıldı. Tutuklama kararı kaldırılan polislerin aileleri sevinçli. İnşallah adalet en kısa zamanda tecelli eder de, üzerlerindeki şüpheler kalkar ve aklanırlar. Zira soruşturuldukları konu kolay bir mesele değil, vesayete dair bir yapılanma içinde olup olmadıklarıyla ilgili… 

Bu kavşakta sabır, itina ve basirete ihtiyacımız var. Bunları edebiyat veya psikolji bağlamında söylemiyorum: Sabır, hukuka ve yargıya güvenle ilgili. İtina; üslup ve usul ile alakalı. Basiretse; nihai anlamda Türkiye’yi Belirleme meselesi ve bu konudaki yetki görev hadisesiyle alakalı…

1. Sabır ve Hukuka Güven: Darbe anayasalarının bize bıraktığı pek çok yükten kurtulduk. Doğal Yargıç gibi en temel insani hakkımızı imha eden DGM’lerden kurtuluşumuz sözgelimi çok önemlidir. Ne var ki Vesayet mekanizmaları ve darbe çevreleriyle ilgili yargısal mücadeleleler yapısı gereği ihtisas ve hızlı yargılama gerektiren çevrimleri dolasyısıyla özel mahkemelere tevdi edildi. Spesifik görev tanımları gereği baktıkları sınırlı davalarla mukayyetti özel mahkemeler ve işleri tamamlanınca lağvedildiler. Bir yanda demokratikleşmeye dair limitler çerçevesinde bağlı olduğumuz AB kriterleri, bir yandan uluslararası hukuk anlamında imzaladığımız sözleşmelerle önemli mesafeler katettik. Lakin bu özelleşmiş mahkeme veya hakimlik ihtiyacımız bir türlü sonaermiyor en son icad ettiğimiz Sulh Hakimlikleri gibi… Oysa bu tür yapısal değişiklikler anayasal organizmayı ilgilendiren girişimlerdir. Keşke yeni sivil anayasamızı yapabilmiş olsaydık. Demokratikleşmeyi kültürel anlamda hazmedip normalleştirdiğimiz de söylenemez. ‘’Vatan sözkonusu olduğunda gerisi teferruattır’’ kültürü, hukuk ve yargı güvenliği konusunda önemli bir handikapımızdır halen. Tutukluluğu kalkan polisler vatanımız ve milletimiz için herşey feda olsun derlerken, kendilerinin böyle bir görevi olduğunu düşünüyorlar sözgelimi. Oysa kimse kimseye böyle bir koruma kollama görevi vermiş değil. Siyaset ve yargı arasındaki sert müdahaleler totalde yargıya güvenin zayıflaması sonucunu getiriyor maalesef.  

2. İtina ve Hukukta Uslup: Yargıda hız önemlidir. Bekleyen adalet, yorgun düşer. Onun geç kalması neredeyse hiç gelmemesine denktir. Geçtiğimiz hafta yeniden yargılanmak üzere tahliye kararı çıkan Salih Mirzabeyoğlu 16 yıldır hapisteydi. Aleyhine şiddete bulaşmışlıkla ilgili tek bir delil olmadığı halde üte biri hücrede yatmak şekliyle dile kolay 16 yıl bu. Şair, ressam ve düşür Mirzabeyoğluı için ne kadar itina edilmiştir? Yargıda itinanın diğer yüzüyse hazırlık soruşturmasındaki üslupla ilgilidir. 17 Aralık soruşturmasında teşbih sallayıp lahmacun yiyerek muhataplarını kelepçeleten adam ne kadar itinasızsa, sahur vakti tutukladığı kişilerin su içmesine müsaade etmeyen adam da onun kadar itinasızdır. Suçları kesinleşmiş kişilere verilecek cezalar kanunda belirtilmişken henüz suçları kesinleşmediği halde ekstradan verilecek cezalar, hoyratlıklar ne yazık ki açık itinasızlıklardır. Medyada da itinasızlık üslupsuzluk yok mu? 16 yıldır haksız yere yatan Mirzabeyoğlu için tek kalem oynatmamış kişiler, polis arkadaşlarının gözaltı süresi uzadığı için önce ‘’rehine’’ sonra ‘’tutsak’’ lafı çıkarttılar. 25 yıldrı Adliye önlerindeyiz, çiğnenen haklarımız için, bir gün de siz ne haldesiniz demeyen yazarlar, bugün poliste arkadaşları için sahaya iniyorlar. Bu da itinasızlık değil mi? Ve vicdan sızlatıyor…

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Engin Ardıç: Hani farzeyleyelum deduk

Bir okuyucum yolumu kesti, “Engin Bey,” dedi, “şu Kılıçdaroğlu şöyle hiç olmazsa altı aylığına başbakan olsa da millet neyin ne olduğunu yaşayarak görse”…

“Yaratacağı tahribatı, vereceği zararı ziyanı sonra kaç ayda gidereceksiniz, bırakacağı enkazı kaç yılda kaldıracaksınız?” diye sordum ben de. Sustu.

Fethullah’ın yargıçlarından biri paralel örgütten sözederken “CHP-MHP iktidarını altı ayda devirirler” demiş de oradan hatırladım.

Adının açıklanmasını istemeyen yargıç da Fethullah taraftarı ama ortaya dökülen rezilliklerden de utanan bir adam. Pişmanlık duymuş.

Bir CHP-MHP koalisyonu görünür bir gelecekte hiç mi hiç mümkün değil ama avukat ağzıyla “bir an için” gerçekleştiğini düşünelim…

Kodesteki bütün “paraleller” salıverilirler. Ve de yuvalanmaya bıraktıkları yerden yeniden başlarlar.

Bunun arkasından “Kılıçdaroğlu tapeleri” de gelir. Beslediği karga Çakma Gandhi’nin gözünü oyar.

CHP-MHP koalisyonu gider, yerine önce şeriat gelir, arkadan da ordu. Türkiye’nin bölünme süreci hızlanır. Daha önce PKK örgütü de, “savaşı bırakmayalım, daha fazla Kürt öldürelim” diyen Bahçeli’ye “hay hay, emrin olur” diyeceğinden, iç savaş yeniden başlar.

Bu arada borsa düşer, döviz kurları fırlar, yabancı sermaye kaçmaya koyulur. Doları beş liraya, avroyu sekiz liraya alır, hiçbir şeyinizi ihraç edemezsiniz. İthal malınıza da alıcı bulamazsınız. Maliyetler zınk diye yukarı çıkar. Üretim de durur tüketim de. Muhalif iktisatçıların başları göğe erer.

Bütün büyük yatırımlar durdurulur, ne köprü biter ne havaalanı. İnşaatında inekler otlarlar, Alman basınına haber olur.

Avrasya Tüp Tüneli projesi ya Sarayburnu açıklarında ya da Kızkulesi önlerinde tıkanır kalır. Belki Marmaray da tehlikeli bulunup kapatılır.

“Pendik’ten sonra yola nasıl devam edeceğiz?” diye soran salakların uyarıları doğrultusunda Hızlı Tren seferleri iptal edilir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Haşmet Babaoğlu: Gazze’ye bakmak ve Ukrayna’yla aldatılmak!

Nereden nereye… Bir zamanlar Filistin üzerine iki satır çiziktiren herkese “hiçbir şey bilmiyorsunuz, sadece Siyonist kaynakları kullanarak yorum yapıyorsunuz” diye fırça atan adam…

Bir zamanlar ana akım medyamızın büyük Ortadoğu yorumcusu olarak sivrilen adam… 

Şimdi Gazze üzerine yazarken tek bir Filistin kaynağına bile atıfta bulunmuyor. Umurunda değil.

New York Times yorumcularının “yakında Sünni iç savaş çıkacak” veya İsrail kaynakları- nın pek sevdiği “Gazze halkı savaşın durmasını ve Ramallah’taki yönetimin orada da hâkim olmasını istiyor” türünden tezlerini seslendiriyor.

Adını anmak bile içimden gelmiyor.

Yine de bu vesileyle vurgulamak istiyorum: Çok sancılı bir evreden geçiyoruz ama değişen Türkiye ve dünyanın iyi bir yanı var: Kırk yıllık maskeler birer birer iniyor.

***

Şu Mısır darbesini düşünün…

Ama diye başlayan cümleleri…

Ama Mursi de şöyleymiş, toplumun Tahrir’e destek veren kesimleri böyleymiş, ama Mısır ordusu iç karışıklıklara nihayetinde izin vermezmiş…

Hepsinin bir yanıyla “hikâye” olduğu ortaya çıkmadı mı?

Batı’nın darbeye destek çıkışını da bir yana bırakın… 

Sisi’nin arkasındaki İsrail projesi sadece bir yılda ifşa oluverdi.

Derdim, olup bitenleri yalnızca devletlerin projeleri ve komplolarla açıklamaya kalkmak değil elbette.

Fakat birleşme eğilimi gitgide güçlenen Filistin direnişini “düşman” İsrail’in durduramayacağını, bu direnişi ancak “dost” bir gücün dengeleyeceğini 2006’dan beri Batı basınında yazıp çizenleri hatırlıyorum da… 

Aradıklarını Sisi’de bulduklarını inkâr mı edeceğiz?

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Hasan Bülent Kahraman: Durmuş saatin doğrusu

Bernard- Henri Levy bir Fransız felsefeci özentisidir. Ne düşünürler çıkarmış Fransa’da felsefeciliğin ona kalması içler acısı. Herhalde Fransa’nın zevaline bir işaret bu. Gene de itiraf edeyim. Bir iki güzel kitabı vardır. Hele Fransız siyasal düşüncesine yerleşik faşizan bir kök, çekirdek olduğunu öne süren kitabı ayrıca iyidir.

Hazreti hiç sevmem. Son Libya krizinde yaptıklarıysa bu zengin aile çocuğunun siyasetle nasıl uğraştığını dünyaya gösterdi. Özel uçaklar kiralayıp kendi başına işler yapmaya kalktı. Eski Dünya Bankası Başkanı ahlaksız Dominique Strauss- Kahn hakkında yazdığı övücü, savunucu yazı da olacak iş değildi. Çöken, çözülen suiistimal batağına saplanmış, çıkarcılık, kayırmacılık “kulübü” haline gelmiş Fransa’nın tam bir kanıtıydı.

Böyleyken böyle ama “müşarünileyh” geçenlerde bir yazı yazdı New York Times’da. Rusya’yı suçluyor. Batı’yı Rusya’nın yaptıkları karşısında ikiyüzlü ve korkak olmakla suçladı.

Bütün bunlara neden Rusya’nın Ukrayna’da yaptıkları. Son olarak da uçağı düşürmesi. Levy, sorunu soyut bir Rusya tartışmasıyla sınırlı tutmuyor elbette. Asıl konu Putin. Rusya Devlet Başkanının olmadık işler yaptığını, silahlı örgütler hazırladığını, neticede uçağı vuranların bu sistem içinde eğitildiğini belirtiyor.

Dünya diyor bu olaylar karşısında sessiz. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Levy, görüşlerini somutlaştırmak için şimdi hiç hatırlamadığımız eski ama önemli bir olayı zikrediyor. 1988’de diyor Kaddafi, bir Pan Am uçağının düşürülmesinde şüpheli isim addedildi. Derhal dünya tarafından kara listeye alındı. Şimdi diyor bu nasıl iştir?

Doğru söze ne denir? Bu nasıl iştir?… 

Bütün bunların nedeni Levy’ye göre, bendeniz de aynen katılıyor, Rusya’nın kontrol ettiği muazzam servet. Rusya bugün neredeyse tam anlamıyla bir “petro- devlet.” Yeraltı kaynakları, enerji zenginliği ve oradan elde ettiği para bu ülkeyi dünya ekonomi ve siyaset haritasında çok önemli bir yere oturtuyor.

Bu, aslında gayrimeşru ilişkiler haritasının merkez noktası. Petrol ve diğer yeraltı zenginlikleri Rusya’yı da o bölgenin diğer ülkelerini de demokrasiden uzaklaştırdı. Oraları güce tapınan, servetin son derecede sınırlı sayıda insanın, çevrenin, ailenin elinde kalmasına yol açan kirlinin kirlisi ülkelere dönüştürdü. “Oligark” diye bir kavram girdi gündelik hayatımıza. Finans dünyasının bunlara kayıtsız kalması olanaksızdı. Bugün Londra başta olmak üzere mali piyasalar, siyasetle iç içe geçerek, bu paranın, servetin imkânlarını kullanıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Mehmet Barlas: Cumhurbaşkanı seçimine doğru geriye sayım başladı

Cumhurbaşkanı adayları tabii ki son güne kadar kampanyalarındaki etkinlikleri sürdürecekler… Ama oy kullandığımız sayısız seçimden öğrendiğimiz bir gerçek var… Kim ne derse desin, herkes kendi vereceği oyu belirledi. Seçmenlerin büyük çoğunluğu hangi adayı Cumhurbaşkanı olarak görmek istediğine, karar vermiş durumda.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu seçimde açık arayla birinci olacağını rakipleri de ve hatta ondan nefret etmeyi meslek edinenler de kabullenmiş durumdalar… Erdoğan’ın birinci turda, yani 10 Ağustos oylamasında seçilmesi de, nabız yoklamalarının sonuçlarına göre kuvvetle muhtemel… Kısacası bilinmeyen durum Ekmeleddin İhsanoğlu ile Selahattin Demirtaş’ın seçmen katındaki tutulma oranlarının ne olacağıdır. 

 

Hangi akla hizmet? 

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkartan aklın gerçek sahibinin kim olduğunu tam olarak bilmiyoruz…

Acaba Kılıçdaroğlu ve Bahçeli kendilerinin sahip olmadıkları nitelikleri, mesela yabancı dil bilmemenin veya kronik olarak her seçimde kaybetmenin getirdiği ezikliğin baskısını, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu öne sürerek mi aşmayı denediler? Ya da gerçekten birtakım odaklar bu ismi kendilerine kapalı zarfla mı sundu?

Benim anlayamadığım durum Sayın İhsanoğlu’nun bu adaylığı neden kabul ettiğidir? Saygın ve seçkin bir kişiliği simgeleyen Ekmeleddin İhsanoğlu, hangi akla ve mantığa dayanarak, kitleler gözünde karizmatik bir siyasi lider konumunda bulunan Erdoğan’ın karşısına “Amatör siyasetçi” görünümü ile rakip olarak çıkmaya karar verdi?

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Burhanettin Duran: İslam’ın dış politika yapımında bir rolü var mı?

Muhayyilesi güçlü sosyal bilimciler 2002’de iktidara geldiğinde AK Parti’nin hem kendini hem de Türkiye’yi dönüştüreceğini öngörmüştü.

1990’ların uzun süren alacakaranlığından çıkan Türkiye, böylece 2000’li yıllarda ekonomik krizlerinden Kürt sorununa kadar birçok konuyu yeniden ele alacağı bir vizyon ve liderlik yenilenmesi yaşadı. Belki ilk başlarda AK Parti’nin getireceği dönüşümün Batı’ya endeksli ve AB ile uyumlu bir yol izleyeceği düşünülmüştü. Bu yüzden dış politikanın bu ölçüde tartışma yaratacağı öngörülmemişti. 

Yaşanacak dönüşümün içteki demokratikleşme ile sınırlı kalması umuluyordu. AK Parti’nin dış politikada iddialı bir çizgi tutturacağı ne tahmin ediliyordu, ne de isteniyordu. 2009 Davos “one minute çıkışı” ve 2010 Mavi Marmara saldırısı ile Türkiye’nin AK Parti dönemindeki yeni siyasetinin uluslararası sisteme muvafık, uysal bir pozisyonda olmayacağı anlaşıldı. Bu noktadan itibaren Türkiye’nin ekseninin kaydığı, yeni-

Osmanlıcı hırsa sahip olduğu ve Batı’dan uzaklaştığı argümanlarını duyduk. Arap Baharı’nın getirdiği kaos ve yeni güç dengeleri de Türkiye’yi dış politikada daha aktif ve iddialı olmaya yöneltti.

Suriye ve Mısır’da halkların iradesi yanında, Irak’ta Maliki’nin Şii mezhepçiliği karşısında tutum alan AK Parti, “komşularla sıfır sorun” hedefinin artık “yalan” olduğu yönünde eleştiriler almaya başladı. Son dönemde ise bu eleştiriler “Ortadoğu bataklığına saplanmak”, “Sünnicilik yapmak” ve hatta “İslamcılığa dayalı bir yayılmacılık politikası izlemek” suçlamasına kadar vardı.

Hükümetin dış politikasına yöneltilen bütün bu eleştiriler AK Parti’nin dış politikasını “İslamcı ideolojik” tarafgirlik içinde tanımlamaktadır.

Aslında ilginç bir şekilde AK Parti’nin Türkiye’ye getirdiği dönüşümün en görünür yanı İslam’ın iç ve dış siyasetteki yerine ilişkin. Nitekim PEW Araştırma Merkezi, Türkiye üzerine yayımladığı son saha çalışmasında Türk halkının yüzde 69’unun İslam’ın siyasette büyük bir rol oynadığı kanaatine sahip olduğunu belirtiyor.

2002’de bu rakam yüzde 45 idi.

Bu veri bile şunu gösteriyor: Türkiye dış politikasında İslam’ın yerini aklıselim ile analiz etmek durumundayız. Dış politikanın Yeni Osmanlıcı ya da İslamcı olduğunu söyleyenlerin gözden kaçırdığı şey şudur: İslam, “ideolojik bir tercih” olarak AK Parti dış politikasında yer almıyor. Türkiye’nin tarihi, kültürel ve sosyal derinliğinin getirdiği bir gerçeklik ve sermaye olarak anlam kazanıyor. Artık İslam, Türkiye’nin bölgedeki aktörlerle kurduğu ilişkilerin ve yürüttüğü diplomasinin bir unsuru. Ancak ideolojik değil rasyonel bir unsuru.

Yazının devamını okumak için tıklayınız