Görmez:”İyilikte ısrar müminlerin şiarı olmalı…”

Olaylar
İl Müftüleri Toplantısı ve 7. Balkan Ülkeleri Diyanet İşleri Başkanları Toplantısı için Edirne’de bulunan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, ziyaretinin ikinci gününde bölgede görev yapan...
EMOJİLE

İl Müftüleri Toplantısı ve 7. Balkan Ülkeleri Diyanet İşleri Başkanları Toplantısı için Edirne’de bulunan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, ziyaretinin ikinci gününde bölgede görev yapan din görevlileriyle bir araya geldi.

İslam’ın zor süreçlerden geçtiğini belirten Başkan Görmez, İslam tarihinde dört büyük zor sürecin yaşandığını, her zorlu dönemin ardından Müslümanların bir toparlanma sürecine girdiğini kaydederek, “İçinden geçtiğimiz süreçler ne olursa olsun,  ebediyete kadar hala bütün insanlığın bir tek umudu var. O da Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği rahmettir” dedi.

Din görevlileri toplantısında konuşan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, insanlığın vicdanına seslenerek “Nefreti nefretle ortadan kaldıramazsınız. Kanı kanla temizleyemezsiniz. Öfkeyi öfkeyle bitiremezsiniz. Düşmanlığı düşmanlıkla yok edemezsiniz. Bunun yerine sevgi şefkat, merhamet ve adalet koymalısınız. Sevgiyle, şefkatle, merhametle her türlü kini, öfkeyi, nefreti ve düşmanlığı ortadan kaldırabiliriz” dedi.

Başkan Görmez’in konuşmasından önemli satırbaşları şöyle;

“Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği rahmet, ebediyete kadar hala bütün insanlığın tek umududur…”

İslam tarihinde dört büyük zor süreç vardır. Bunlardan birincisi, Hz Osman’ın katliyle başlayan Cemel, Sıffin, Nehrevan ile devam eden, Kerbela gibi büyük bir acıyla neticelenen ve hala yüreklerimizde acısını hissettiğimiz o ilk fitne dönemleri.  Sonra toparlanmış Müslümanlar, o kadar güzel toparlanmışlar ki, ilimde, medeniyette, kültürde, düşüncede, felsefede, fetihlerde inkişaflar gerçekleştirerek fitne dönemlerini geride bırakmışlar. Sonra tekrar bir iniş yaşamışız. Her beldede adeta kan, gözyaşı, tefrika, cehalet, fakirlik, sefalet olmuş.  Ve derken İslam coğrafyası Moğol istilasıyla karşı karşıya kalmış.  Bu istiladan sonra, nehirler nice zaman kan ve mürekkep akmış. Sonra Müslümanlar yine tekrar kendilerine geldiler. Allah’ı hatırladılar, yüce dinlerinin aziz değerlerini hatırladılar.  Yeniden ayağa kalktılar. İlimde, fikirde, kültürde, fetihlerde yeniden inkişaf ettiler ve beş altı asır İslam’ın bayraktarlığını yapacak olan, Osmanlı İmparatorluğu kuruldu. Ümmette birlik sağlandı,  vahdetle tevhit birleşti, gönüller birleşti ve beş altı asır yolumuza devam ettik. Sonra bir kez daha sarsıldık; bu sefer sömürgelerle, işgallerle sarsıldık. Elimizde vatan parçası olarak sadece Anadolu kaldı. Bütün İslam coğrafyası paramparça oldu. Elli parçaya ayrıldı. Her parçasının başına bir felaket, musibet geldi, sahip olduğu nimetler sömürüldü. Dünya savaşları oldu. Bu savaşların gölgesinde, bazı İslam milletleri ayağa kalkmaya çalıştı.  Biz,  Çanakkale, Sakarya,  Dumlupınar ve Kurtuluş Savaşıyla ayakta kalkmaya çalıştık. Dünyanın farklı yerlerinde Müslümanlar ayakta kalma mücadelesi verdiler. Tam ayağa kalkıp doğrulacağımız bir zaman yaklaştı ki,  yine aynı şekilde tekrar büyük fitneler,  Afganistan savaşı, Çeçenistan savaşı,  Bosna savaşı, Afrika sömürgeleri,  Irak işgali,  Suriye’deki parçalanma, mezhep savaşları, Şii-Sünni çatışmaları başladı. Bütün bunlar çevremizi sardı ve İslam coğrafyasının her yeri yine kan ve gözyaşına dönüştü. İçinden geçtiğimiz süreçler ne olursa olsun,  kim ne yaparsa yapsın; kim ne derse desin;  ebediyete kadar hala bütün insanlığın hala bir tek umudu var. O da Muhammed Mustafa’nın insanlığa getirdiği rahmet.

“İslamofobi, dünyada İslam’a düşmanlar yetiştirmeye başladı…”

İşte o umudu söndürmek için de çabalar ortaya çıktı. O umudu söndürmek için de çeşitli hastalıklar, düşmanlıklar türedi. Güç savaşları ve güç tutkuları ortaya çıktı.  İslamofobi denilen bir korku yayılarak kalplere sirayet etti. Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da, Nijerya’da meydana gelen her hadisede aynı zamanda başka dünyalarda İslam’a düşmanlar yetiştirmeye başladı. İslam korkusu olarak gönüllere salınmaya başladı. İşte böyle bir süreçten geçiyoruz. Böyle bir süreçte neden Edirne’yi tercih ettik. Bir hakikat olarak şunu söylüyorum, öyle bir dünyadan geçiyoruz ki, içinde yaşadığımız ülke ve Rumeli’de yaşayan, Osmanlı bakiyesi olarak çevremizde kalan Müslümanlar, İslam coğrafyasındaki bütün mazlumların, mağdurların,  ezilmişlerin,  umudu haline geldi.

“Nefreti nefretle ortadan kaldıramazsınız, sevgiyle, şefkatle, merhametle her türlü kin, öfke, nefret ve düşmanlık ortadan kaldırılabilir…”

Edirne’den bütün insanlığın vicdanına seslenelim, Nefreti nefretle ortadan kaldıramazsınız. Kanı kanla temizleyemezsiniz. Öfkeyi öfkeyle bitiremezsiniz. Düşmanlığı düşmanlıkla yok edemezsiniz. Bunun yerine sevgi şefkat, merhamet ve adalet koymalısınız. Sevgiyle, şefkatle, merhametle her türlü kini, öfkeyi, nefreti ve düşmanlığı ortadan kaldırabiliriz. Bu Yüce Rabbimizin kitabında bize öğrettiği bir formüldür. Rabbimiz ‘iyilikle kötülük bir değildir’ buyuruyor. Yeryüzündeki kötülükleri izale etmek, yok etmek, ortadan kaldırmak mı istiyorsunuz, bunun çaresi iyiliktir. Yeryüzünden bütün kötülükleri kaldırmanın yolu iyilik yapmaktır. Nefrete nefret ile değil, şefkat, merhamet, adaletle yaklaşırsanız, ortadan kaldırabilirsiniz. Nefreti nefretle değil sevgiyle yok edersiniz. Kini merhametle,  düşmanlığı adaletle, ihsanla ortadan kaldırırsınız. İyilikte ısrar etmek müminlerin şiarı olmalı…

“Nerede bir gözyaşı varsa, o gözyaşını silmek Diyanet’in görev tanımıdır…”

Dünyanın her tarafında Müslümanların umut bağladığı toprakta yaşıyorsunuz. Biz öyle bir çalışma yapmalıyız ki, Diyanet İşleri Başkanlığı 130 bin personeliyle Türkiye’de öyle bir hizmet yapmalı ki, bu hizmetin yarısı kendi yaşadığımız şehre, mahalleye yetmeli; artan hizmetlerimizi de mazlumlara taşımalıyız. İslam’ın geçirdiği zor süreçlerinden birini yaşıyoruz. Yeryüzüne, bu şefkati, merhameti, adaleti yeryüzüne taşıyacak sizlersiniz. Onun için herhangi bir mihrap görevlisi arkadaşımız, görevini sadece ezan vaktinde camiyi açıp namaz kıldırıp o caminin kapısına anahtar vuruyorsa; o arkadaşımız kendisine haksızlık yapıyor demektir. Eğer bir vaizimiz, görev tanımında, haftanın bir vaktinde kendisine gelen cemaate kürsüden sarf ederek, hayatını geçiriyorsa o zaman, aldanmıştır. Eğer bir müftümüz, görev tanımını, imamların işlerini yürütmek, bürokrasiyle olan işleri yürütmek olarak görürse, hem bu topluma hem de alem-i İslam’a haksızlık yapmış olur. Aynı şekilde, bir Kur’an kursu öğreticimiz, sadece kendisine gelenlere ders vermekle yetiniyorsa aynı şeyi yapmış olur.  Bize gelmeyenlere gitmeli, uğramayanlara uğramalıyız. Nerede bir gözyaşı varsa, o gözyaşını silmek bizim görev tanımımızdır. Bir yerde bölünmüş aileler varsa, onları birleştirmek bizim vazifemizdir. Bir yerde eğer sokağa terk edilmiş bir çocuk varsa, o çocukları sokakta, soğukta haline terk ediyorsak, biz görevimizi yapmıyoruz demektir.  Onun için, sosyal içerikli din hizmeti üzerinde çok duruyoruz.