Yazarlar bugün gündemi nasıl değerlendirdi?

Yeni Şafak’tan  Abdülkadir Selvi, Bülent Orakoğlu, Markar Esayan,  Star’dan Yiğit Bulut, Ardan Zentürk, Sabah’tan Okan Müderrisoğlu, Süleyman Yaşar, Akşam’dan Osman Can, Deniz Gökçe, Radikal’den Oral Çalışlar ve Yeni Akit’ten Abdurrahman Dilipak bugün gündemle ilgili önemli tespitlerde bulundular.

İşte yazarların bugünkü yazılarından öne çıkan başlıklar…

Abdülkadir Selvi: Kaç fire olacak?

12 Eylül Referandumunda Anayasa değişikliğine karşıydılar.

Öyle ki, hayır kampanyasını yeni HSYK üzerine kurmuşlardı.

Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk gibi.

Vatan Gazetesi’nden Mine Şenocaklı’ya, 3 Ağustos 2010 tarihinde verdiği söyleşide, ‘Anayasa’daki en önemli değişiklik, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’yla ilgili düzenlemelerle, hukukun üstünlüğü ve erkler ayrılığı gibi temel ilkelerle ilgilidir. Bu değişiklikleri doğru bulmadığım için Anayasa değişikliğini desteklemem olanaksız’ demişti.

O gün HSYK değişikliğine karşı çıkanlar, aynı gerekçelerle bugün de HSYK değişikliğine karşı çıkıyorlar.

Eski Türkiye’nin tüm aktörleri bu kez HSYK’nın yanında nöbete durdular.

Kimler?

Gülen hareketi, eski Türkiye’nin CHP’si, Ankara Barosu, İlhan Cihaner’i, Ömer Faruk Eminağaoglu’su, Doğu Perinçek’i.

Onları birleştiren tek şey;

Tayyip düşmanlığı.

Tayyip Bey neyi istiyor, ona karşılar. Tayyip Erdoğan kime karşı; onun yanındalar.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Bülent Orakoğlu: Paralel yapının devletleşme stratejisi

Türkiye’de son günlerde yaşanan ‘yolsuzluk ve rüşvet’ örtüsü altında milli iradeye yönelik suikast girişimleri, devletin kurumlarına sızma stratejisinin belirli bir program ve plan dahilinde uzun yıllardan bu yana devam ettiğini ortaya koydu.

Yeni Türkiye, dış destekli bir proje ile yargı, polis, MİT ve TSK başta olmak üzere devletin tüm kurumlarını hedef alan, illegal hiyerarşik bir yapının, devleti ahtapot misali kuşattığı, TC Devleti’nin ”paralel bir yapıya dönüştürülmesi, paralel yapının da devletleşmesi’ amacına yönelik taktik ve stratejilerin uygulamaya konduğu yeni bir ‘Fetret Dönemi’ ile karşı karşıya bırakıldı.

12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerine yargılanma yolunu açan 12 Eylül 2010 referandumunda Türkiye insanı, askeri vesayetçilerden hesap sorulması ve millet iradesinin tecellisi yönünde demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri için sandığa koşarken, HSYK başta olmak üzere Paralel Yapı’nın yargı kurumlarındaki kadrolaşmasının önünü açtığını nereden bilebilirdi ki?

17 -25 Aralık’ta mili iradeye yönelik suikast girişimleri öncesinde ülkemizdeki konjonktürel duruma göz attığımızda, toplumda gerginlik ve ayrışma yaratan ‘irticai tehdit, türban ve darbelere meşruiyet sağlayan 35. madde ile ilgili sorunların hukuki yönden bitirilmesi, Kürt-Türk kardeşliğinin yeniden tesis edilmesi yönünde yerel ve milli bir çözüm sürecinin başlatılması, 12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerinin yargı önünde hesap verir durumda olması kamuoyunda daha çok demokratikleşme ve özgürlükler yönünde iyimser bir hava yaratmıştı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Yiğit Bulut: Bugünü ve yarınları ANALİZ ederken bu detayları unutmayalım 

Yiğit Bulut dün başladığı “detaylara” bugün devam ediyor 

Neyi unutmayalım?

1- Bu topraklarda doğup, bu topraklarda kurulan devletleri özellikle dönemindeki Kürsel Yerleşik Yapılanmalara ve “iç taşeronlarına” karşı büyüten-koruyan her ismin, her türlü saldırıya maruz kaldığını hatta darbeler dahil birçok girişimle hayatını kaybettiğini!

2- Nizamülmülk’ten başlayarak, bu topraklarda kurduğumuz devletlere çağ atlatan-yol açan her yararlı kişi, ya kendi adamlarının ihaneti ya da devletin gücünden rahatsız olan yerleşik diğerlerinin oyunları sonucu koltuklarını ve hayatlarını kaybettiklerini!

3- Nizamülmülk’ün, Büyük Selçuklu Devleti’nin en etkili ismiyken, Malazgirt zaferinden, Osmanlı’nın üstünde kurulduğu temellere kadar çok önemli adımlarda imzası varken, kendi yetiştirdiği istihbaratçı Hasan Sabbah’ın adamları tarafından katledildiğini!

Yazının devamını okumak için tıklayınız!

Ardan Zentürk: Cemaat ve siyaset

Olayların içinde yaşayan, insanları iyi-kötü tanıyan ve gelişmelere aklı kadar vicdanıyla da bakmaya çalışanlar açısından hayli zor bir dönem. Ortada iddialar harmanlanıyor, suçlamalar bir ateş çemberi yaratıyor ve zamanla okuduklarınız, TV ekranlarında izledikleriniz karşısında ne diyeceğinizi şaşırıyorsunuz…

Farklı bir durum var ortada…

Meseleye, manevi liderliğini Fetullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı HizmetHareketi açısından baktığımda, pek çok şey oturmuyor beynimde. Hizmet Hareketi içinde yer almış pek çok insanı 2008 yılından bu yana yakından tanıma şansı yakaladım. Bende bıraktıkları izlenim her zaman olumlu oldu. Özellikle sürdürdüğüm belgesel çalışmaları sırasında gördüğüm, ziyaret ettiğim, hatta çok zor coğrafyalarda çok kıymetli desteklerini aldığım bu hareketin insanlarının ne kadar büyük fedakarlıklarla çalıştıklarını izledim.

Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki çalışmalarım sırasında yolum bir Türk Okulu’na düştüğünde rahat eder, yapacağım söyleşiler için onların samimi yardımlarını da alırdım. Gencecik öğretmenlerin, Afrika’da veya dünyanın diğer zor koşullara sahip ülkelerinde o ülke vatandaşlarının imkanlarıyla yaşamalarını hep takdirle izledim.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Markar Esayan: Çankaya’dan bir Brütüs çıkmaz

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında ‘sıkıntı’ olduğuna yönelik kampanya, 2008 yılından beri sürekli gündemde. Ama özellikle 2011 yılı boyunca ve 7 Şubat 2012 MİT krizinden itibaren post-Erdoğan dönemi için öne çıkarılan siyaset mühendisliklerinin ‘köşe taşını’ oluşturuyor. Bunun nedeni, Türkiye’deki cari siyaset sosyolojisi… Eğer Erdoğan’dan kurtulmak istiyor ve bunu zamana bırakmak istemiyorsanız, ‘hızlandırıcıları’ devreye sokarsınız. Bu da, toplumun hazmedebileceği seçenekleri yaratmak, sonra da bunları doğal bir gelişim olarak öne çıkarmakla mümkün olabilir. ‘Medya’ dediğiniz aygıt da böyle günler için vardır. Bizlere de, dört beş seneye yayılan, ama özellikle PKK ile müzakerelerin başlamasıyla gişe yapan bir 3D Gül-Erdoğan krizi prodüksiyonu izlettirildi.

Çünkü böyle yapılmazsa, ani bir değişim için ikna edilmesi şart olan dindar kamuoyuna CHP’yi ve mesela İstanbul için Mustafa Sarıgül gibi bir ismi cici göstermenin tutarsızlığı içinde sıkışılabilir. Şu an böyle mi? Evet, tam da böyle. Nedeni ise basit: Cumhurbaşkanı üzerine kurulan siyaset mühendisliği planları çöktü.

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Okan Müderrisoğlu: MASAK raporu ve algı operasyonu

Geçtiğimiz haftaki yazımda, bir soru sormuştum:  “… Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), 17 Aralık Operasyonu’nda kilit bir noktada konuşlandırıldı. Sürecin, MASAK Raporu ile başladığı iddia edildi. Sonra, ‘Öyle bir rapor yok’ denildi. Peki, öyle bir rapor var mı, yok mu?”

Bu hafta MASAK Raporu’nun perde arkasını tüm çıplaklığı ile aktaracağım. Ancak, rapora değinmeden, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim… MASAK’ın, bugünkü fonksiyonları ile Maliye Bakanlığı bünyesinde olması artık gerekli değil. Zaten, Maliye’ye tam entegre olamayan, klasik vergi incelemelerinin ötesinde yetki ve sorumluluk taşıyan bir yapıdan söz ediyoruz. Gerek suç gelirlerinin aklanması gerekse terörün finansmanına ilişkin rolü nedeni ile MASAK’ın yeri değişmeli. Ya İçişleri Bakanlığı’na ya da doğrudan Başbakan’a bağlanmalı. Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nda da temsili sağlanmalı.  

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Süleyman Yaşar: The Economist’in tuhaf Türkiye yorumu

Hatırlayacaksınız The Economist’in son yıllarda Türkiye’ye ilgisi şaşırtıcı biçimde arttı. Hatta işi, Türkiye’de kime oy verilmesi gerektiğine kadar ileriye götürdü bu ünlü dergi. Bildiğiniz gibi 2011 seçimleri öncesinde “oyunuzu CHP’ye verin” diyerek seçmenleri yönlendirmeye çalıştı. Yine Irak Kürt bölgesinden Türkiye’ye inşaatına başlanan petrol boru hattının nasıl yapılamayacağını yazdı sürekli. Fakat The Economist’in nasıl yapılamayacağını ileri sürdüğü boru hattı tamamlandı ve petrol akmaya başladı. Şimdi dünya pazarlarına satılması için Kürt petrolü Türkiye’de depolanıyor. İşte The Economist’in bütün bu olumsuz yazıları devam ederken bu hafta yine tuhaf bir haber-yorum çıktı Türkiye hakkında. 

Gelelim The Economist’in bu hafta neler yazdığına… Bu dergiye göre, güya Türkiye’ye son dönemde ABD Merkez Bankası’nın parasal genişlemesinden çok fazla ucuz para gelmiş. Ve bu sayede Türkiye yapay olarak modernize olmuş. Halbuki zahmet edip The Economist’in elemanları rakamlara bir göz atsalar ABD Merkez Bankası’nın aylık 85 milyar dolarlık varlık alımına başladığı 2012’nin son üç ayından bu yana Türkiye’ye öyle çok fazla ucuz para gelmedi. Niye gelmedi?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Deniz Gökçe: The Economist’in analizi yanlış!

Yıllardır The Economist dergisini global temel ekonomik gelişmelerin en iyi aynası olarak okurum. Ancak The Economist son zamanda Türkiye ekonomisi konusundaki yorum ve değerlendirmelerinde iyice sapıttı. 

Türkiye tanıyanlar bilirler, ülkemiz koalisyonlar ile yönetilir ve her zaman siyasi kargaşa sergilerdi. 2012 sonrasında ise tek parti dönemi gelmişti. Nereden bilelim ki bir parti içi koalisyon varmış ve şimdi de o koalisyon iç sorun yaratmakta. Ama konu Türkiye ekonomisine geldi mi anlaşılamayacak bir şey yok ki! Global kriz ortamında gelişmiş ülkelerden dışarıdaki gelişen ülkelere kaçan sermaye doğal olarak bir gün geri gidecekti. Sermaye gelirken Türk parası değerleniyor, iç kredi artıyor ve ithalat ve cari denge açığı artıyordu. Geri giderken de Türk parası değer kaybedecek, ithalat da azalacak. Temel ihracat bölgemiz olan Avrupa süründüğüne göre de ihracatımız pek fazla da artmayacak. Burada sürpriz yok. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Osman Can: Demokrasi yoksa yargı yoktur

HSYK kanun teklif ortaya çıktı. 

Kıyamet koptu. 

“Yargı bay-pass ediliyor” 

“Bir tasfiye yapılacak” 

“İstedikleri kişileri HSYK ve yargıya taşıyacaklar, yargıyı kendilerine göre dizayn edecekler” 

“Yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılacak” 

“Yargının çivisi çıkmış durumda” 

vesaire… 

Tamamı önemli eleştiriler. Dinlenmeli. 

Bu ülke bunun olmaması için yüz yıldır uğraşıyor. Toplum referandumda bunlar sona ersin diye mücadele verdi. 

Bu ülkenin liberalleri, demokratları, demokrat solcuları, demokrat sağcıları, demokrat dindarları, demokrat muhafazakârları bu eleştirileri dile getirdiğinde dinlenir, dinlenmeli… 

Demokrasi ortak paydasında buluşan, çoğulcu, denge ve denetim mekanizmaları iyi kurulmuş, kumpaslara imkan tanımayan ve Avrupa Birliği standartlarını yakalamış bir yargının kurulması yönündeki çağrılar çok önemli, dinlenmeli… 

Eski vesayet artığı figürleri geçtim. 

Peki, ya toplumda karşılığı en fazla %2-3 olan, buna karşın yargıda bir şekilde tahminen %15 civarında bir çokluğa ulaşmış olan bir yapı bu itirazları dile getirdiğinde ne demeli?

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Abdurrahman Dilipak: Şaron!

4 Ocak 2006 tarihinde bir beyin kanaması geçirdikten sonra bitkisel hayata girmişti.. 8 yıl sonra 11 Ocak 2014 günü öldü ve arkasından onun sebeb olduğu acılar yeniden hatırlandı.. Acılar ve öfke hâlâ taze ve ölüm günü, tam da veladet kandiline denk geldi ve Müslümanlar Şaron’u bir kez daha lânetle andılar..

Sabra ve Şatilla kaliamının baş sorumlusu Şaron nihayet öldü.. Ne kendi eyledi rahat, ne Filistinlilere verdi, huzur, öldü gitti nihayet, dayansın ehli gubur..

Şimdi onu orada katlettiği şehidler karşılayacaklar.. Asıl trajedi şimdi başlayacak ve hep sürecek..

General Ariel Şaron eski İsrail Başbakanı. Ana Muhalefet Kadima Partisi’nin kurucusu ve ilk lideriydi. 1982 yılında Lübnan İç Savaşı sırasında İsrail’in Savunma Bakanı olarak görev yaptı. Onun döneminde Sabra ve Şatilla katliamı gerçekleştirildi. 16 Eylül 1982 tarihinde İsrail yanlısı aşırı sağcı Hıristiyan Falanjist milislerin Batı Beyrut’ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarını basarak çocuklar dahil binlerce kişi katledildi. Katliam 15-29 Eylül tarihleri arasında yaklaşık 15 gün sürdü. İsrail Meclis Araştırma Komisyonu Sharon’u katliamdan dolayı, dolaylı olarak sorumlu bulmuş, Sharon bunun üzerine Savunma Bakanlığı görevinden istifa etmiştir. Aradan 31 yıl geçti. O günlerde bu katliam unutulmasın diye, bu katliamı anlatan “Filistinde Bir Çocuk” isimli çocuklar için bir hikaye kitabı yazmıştım! O gün bu hikaye kitabını okuyanlar, bugün 40 yaşlarında olmalı..

Yazının devamını okumak için tıklayınız! 

Oral Çalışlar: Öcalan’ın tavrı net!

Yeni saflaşmada Kürtler, ‘darbeciler’in yanında değiller. Bazı kesimleri hayal kırıklığına uğratıyor olma ihtimalleri yüksek.

Abdullah Öcalan’ın, 17 Aralık operasyonuna dair söyleyecekleri, merak ediliyordu. İmralı’ya giden BDP heyeti mesajı getirdi. Normalde Öcalan’ın açıklamalarına ilgi gösteren, onları sayfalarında, haber bültenlerinde yukarılara taşıyan medyanın bilinen bir kesimi; bu kez, ‘açıklamayı görmezden gelen bir tutum’ içine girdi. 

Bilgisayarın başında, Öcalan’ın sözlerini aktaran gazete ve TV’leri görmeye çalışıyorum. Neredeyse yok sayılıyor. Peki neden Öcalan görmezlikten gelinmek isteniyor? 

Saflar yeniden oluşuyor 

17 Aralık operasyonu, siyasi parçalanmayı derinleştirirken ‘safların yeniden şekillenmesi’ne de vesile oldu. Hükümeti ve Başbakan’ı ‘doğrudan hedef alan’ ve ‘darbe’ diye nitelenen operasyon girişimlerini, farklı şekillerde algılayan, değerlendiren ve aktaran siyasetlere bağlı olarak, yeni bir medya saflaşması oluştu. 

Öcalan’ın görmezden gelinen sözleri şöyle: ‘Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır.’

Yazının devamını okumak için tıklayınız!