BİYOGRAFİ
  • İstanbul °
    • Adana
    • Adıyaman
    • Afyonkarahisar
    • Ağrı
    • Amasya
    • Ankara
    • Antalya
    • Artvin
    • Aydın
    • Balıkesir
    • Bilecik
    • Bingöl
    • Bitlis
    • Bolu
    • Burdur
    • Bursa
    • Çanakkale
    • Çankırı
    • Çorum
    • Denizli
    • Diyarbakır
    • Edirne
    • Elazığ
    • Erzincan
    • Erzurum
    • Eskişehir
    • Gaziantep
    • Giresun
    • Gümüşhane
    • Hakkâri
    • Hatay
    • Isparta
    • Mersin
    • istanbul
    • izmir
    • Kars
    • Kastamonu
    • Kayseri
    • Kırklareli
    • Kırşehir
    • Kocaeli
    • Konya
    • Kütahya
    • Malatya
    • Manisa
    • Kahramanmaraş
    • Mardin
    • Muğla
    • Muş
    • Nevşehir
    • Niğde
    • Ordu
    • Rize
    • Sakarya
    • Samsun
    • Siirt
    • Sinop
    • Sivas
    • Tekirdağ
    • Tokat
    • Trabzon
    • Tunceli
    • Şanlıurfa
    • Uşak
    • Van
    • Yozgat
    • Zonguldak
    • Aksaray
    • Bayburt
    • Karaman
    • Kırıkkale
    • Batman
    • Şırnak
    • Bartın
    • Ardahan
    • Iğdır
    • Yalova
    • Karabük
    • Kilis
    • Osmaniye
    • Düzce
  • İMSAK'A 02:00

  • HABER GÖNDER

  • BİST %0.37 103,02
  • DOLAR %0.24 6,75
  • EURO %0.04 7,40
  • ALTIN %

Edebiyat ve Yusuf Atılgan

Aysun Ellidokuzoğlu’nun kritiği

Eğer edebiyat her satırda yeni bir ders vermekse, Yusuf Atılgan diplomasını ateşe vermiş biridir, öğretmez, gösterir. Edebiyat öğretmeni olmasına rağmen kitaplarında bu yönüne dair bir ipucu bulamaz insan. Öyle kamufle eder ki, okur apaçık, dümdüz hikayelere sahip kahramanlarını bile kelimelerden fal tutarak, ipuçları yakalayarak çözümler.

İlk romanı Aylak Adam, yazarın bütün kitaplarında yer bulan o içi kurtlu, tedirgin, arayış halindeki adamlardan birini anlatır; C.’yi. Kendisinin deyimiyle bir aylaktır; kalabalıklarda, insan yığınları arasında “o”nu görmek için gezinen bir aylak.

“Şunların arasında sevilmeğe değer birkaç kişi niye olmasın?”

Çok saf ve masum bir isteği varmış gibi görünür okura: Bir sevgi, bir kadın sevgisi. Fakat öyle büyük bir korku ve yılgınlık sarmıştır ki ellerini, dokunmak ne kelime, kendini yerden kaldıracak, mutlu edecek kişiler için bile kaygandır, dokunulmazdır. Aradığı bir mucize midir, üzerine kocaman kanatlarıyla kapanacak bir melek midir? Tek aradığı sahiden de bir tutamak mıdır? İnsanları gözetlemekten, onların mesleklerini tahmin etmekten daha önemli bir şeyi kaçırmıyor mudur? Bal gibi kaçırıyordur. Avucuna konmuş kelebeklere, kaçmalarına fırsat vermek için dokunmaktan korkan bir deli adayıdır C. Çok samimi düşünceleri vardır, çok asil, çok şık dilekleri vardır insanlar için.

“Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”

C. kendini kenara çekip bütün sorumluluğu kadına yükler, kadının bir üyesi olduğu topluma. Gerçek sevginin olmadığı sokaklarda dolanırken kendi içindeki gerçek sevgi potansiyelini öldürdüğünü görmez. Aylaktır, hiç sevmediği babasının paralarını yemeyi bırakmadan aylaklığına devam eder. Amaçsızlığı, hazıra konmuşluğu, sevgide de hazıra konmak istemesiyle birleşir. C. daima yukarı bakıp gerçek sevgi dediği şeyi kendinden uzaklaştırarak onun peşinden koşuyor gibi görünür. Oysa tek istediği üstüne boşalacak bir sevgi sağanağıdır. Acıyıp sevmemek, koruyup kucaklamamak elde değil, Yusuf Atılgan C.’yi o kadar samimi anlatır ki, onu övmeye gerek duymadan, koskoca adam olmasına rağmen kucağımıza bırakıverir. C. gerçek sevgiyi arar, biz de onu sevmek için çırpınırız ve sonunda asla değişmeyeceğinden emin olarak yine aylakça gezindiği sokaklara bırakırız onu.

Kronolojik sırayla gidecek olursak Aylak Adam’dan sonra “Bodur Minareden Öte” çıkar karşımıza. Kahramanımız yine bir erkektir, yine kadın vardır kahramanımızın karşısında, biri gitmiş, diğeri gitmek üzere… Yine sevgi aramaktadır adam, hem de beşparasızlığıyla. İşi gücü bir anda terk etmiştir, yarın, yarın icabına bakacaktır bir şeylerin, kendisinin, mutsuzluğunun, işsizliğinin, işe yaramaz hayatının icabına ancak “yarın” bakacaktır. Fakat bir kız, -uğruna kolundaki saati satıp vapur bileti alacağı bir kız- çıkar karşısına; atkuyruklu. Peşine düştüğündeyse bir minare, kocaman bir duvar gibi görünür, camisi yıkılmış, tek başına kalmış bir bodur minaredir halbuki. Yusuf Atılgan, böylesi uydurma engellerle kahramanını yılgınlığa sürükleyen bir eşleştirme yapar.

“Yaşanmaz” hikayesindeki kahraman da bir erkektir, o da köşede kalmıştır, bile bile razı gelmiştir itilmelere. Belki de C.’nin kardeşidir diğerleri gibi.

Yusuf Atılgan aynı tip kahramanlarla bir nevi Oğuz Atay’ın tutunamayanlar güruhuna adam toplamıştır, ondan tam on yıl önce, fakat Atay gibi bu güruha bir isim koymamıştır. Marazlı bir ailenin birbirini kaybetmiş çocuklarıdır, ülkenin dört bir yanına, tarihin değişik zamanlarına fırlatılmışlardır. Atay’ın adamları daha yukarıdadır, böylesi düşkün değillerdir, Beyaz Mantolu Adam’ın bile, o ucube kıyafetine rağmen gizli bir asaleti, bir kibri vardır. Atılgan’ın güruhundaysa eksik ailelerin eksikliklerini kendileriyle birlikte büyütmüş yarı çocuk-yarı adam-yarı deli kahramanlar vardır. Çok insani şeyler isterler ki C. tutamak sorunundan bahseder, korkuluksuz köprüden geçer gibidir. “Yaşanmaz” hikayesinde tutamağı tutamaksız köprünün tam orta yerinde doğuvermiş bir saf adam vardır. İtilmiştir, kakılmıştır ve sonunda kararını vermiştir: “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu!”

Onu itip kakan herkesten alacaktır hıncını, ama nasıl? Kendini öldürerek mi? Peki ya diğerleri, geride kalanlar, geride kalan ve mutlu olacağını sanan insanlar? Onlara da bir iyilik yapacaktır, hepsini olmasa bile en azından bir kişiyi daha kurtaracaktır. Bütün dünya ona bir yaşama borçludur, o da dünyadan kurtarabildiği ne varsa, elinden ne geliyorsa götürecektir,  götürür de.

“…Öylesine yeğindim ki hop desem uçacaktım, sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirdim…”

Anayurt Oteli’nde pek sevilesi bir adam çıkarmaz karşımıza Atılgan. Bir kasaba oteline sıkışmış kalmış, hoş sıkışmasa da pek bir hareketi olmayacak, dümdüz bir adamı piste doğru iter. Zebercet! Gecikmeli Ankara treniyle gelen, yalnızca bir gece, topu topu birkaç dakika gördüğü o kadına aşık olur, tıpkı bodur minareden öteye geçemeyen ağabeyi gibidir, fakat ondan daha hayalperesttir. Yaşanmaz hikayesindeki ağabeyi gibi ölmeye ve öldürmeye çok yakın yaşar, çünkü zaten ölüdür o. Bütün dünya ona da bir yaşama borçludur. Yaşadığını zanneden Zebercet, ölüden farksız olduğunu anlayınca iş değişir. Atılgan bu romanda kahramanı hakkında hiç yorum yapmaz, onun yorum yapmasını da engeller. Çok açık bir hikaye anlatır, çok açık ve kahramanımızla alakasız hikayeler anlatır, sonra bunları birbirinin üstüne örtmesi için okura göz kırpar.

Zebercet, Yirmi Sekiz Kasım doğumludur, Kasım ayıyla ilgili hayalleri vardır, anlamlı hayaller:

“…Neden, neyi bekliyordu…/…Yirmi sekiz Kasımda olursa süreksizliğin, tutarsızlığın, saçmalığın bir anlamı olacak mıydı?…/…Ne gereği vardı artık bunları yazmanın ya da birkaç satır yazıp bırakmanın. İleride, kısa ‘soruldu’suz bir polis belgesinde her şey dört Kasımda olmuş gibi saptanacaktı…”

Ailenin en acınacak ferdi olmasına rağmen tek kurtulanı, sonuca tek ulaşanıdır Zebercet.

Canistan’ı tamamlayamadan ölmüştür Atılgan. Diğer kahramanlarını topladığımızda Canistan’dakiler biraz daha yabancıdır. Şehirli, kasabalı kahramanlar yazarın çiftlik hayatıyla birlikte değişen düzeninden sebep belki de, köylüleşirler. Bu kez aşk, kelimenin tam manasıyla imkansızken, bütün dünya, hani diğer romanlardaki kahramanların intikamını alırcasına onlara destek olur. Sonunda gerçek sevgiyi, gerçek kadını tadar Atılgan’ın adamları. Bunun ne kadar güvenli bir yer olduğunu görürler. Ve diğer kahramanların aksine, dinle karşılaşırlar. Günah işlediği yerde, günahından emin olduğu yerde namaza başlar, kefaretini öder günahının, hiç şikayet etmez. Oysaki onun Allah’ı öyle affetmeyen, korkunç bir Allah değildir. Bunu da bilir. “…Ramazanda camiye gitmezsen gavur derler sana…”

Günah, köy yerinde toplumu ilgilendirir, Allah’ın emirlerini yerine getirmemek değil köyün düzenine karşı gelmekle günaha girerler Atılgan’ın adamları. Kadınlar, savaş zamanında kendilerinden küçük çocuklarla evlenirlerken çevre bunu tek bir şartla hoş görür, adamları camiye gidiyorlarsa sorun kalmaz. Aşkı bulmuştur çocuklar dini kurallara uyarak toplumla uyum sağlarlar, hiç itiraz etmezler: Onlar bundan böyle namazlarını kılacaklardır, camiye gideceklerdir, karılarıyla gönüllerince aşk yaşayacaklardır böylece.

Canistan’daki köy hayatı elbette şehirdekinden, kasabadakinden daha güvenlidir, üstelik savaş zamanıdır, hem ülke, hem köy zor zamanlar yaşamaktadır. Yusuf Atılgan, bu son ve yarım kitabında işgal günlerinde mağdur olmuş kadınları, çocukları ve onların birbirlerine tutundukları kadar topraklarına, bağlarına bahçelerine, vatanlarına tutunmalarını anlatır, tabii Atılgan’ca.

O hiçbir zaman mesajını gizleyen bir adam olmadı, o hiçbir zaman mesaj veren bir adam da olmadı. Haritayı önümüze yaydı, isimleri, sıfatları biz okurlar yerleştirdik. O garip ailesi Canistan’ın dördüncü bölümünü yazamadan öksüz kaldı.

Selim, garip bir intikam hikayesiyle karşımıza çıkıp bizi peşinden sürükledi. Nereye gidiyor Selim ve neden bu kadar hınçlı? Çocuktur Selim, yavaş yavaş büyüyecektir. Yarım kalan hikayesinin bize gösterilen kısmında yüzünün güldüğünü, “ağabeylerinin” aksine gerçekten mutlu olduğunu da gösterecektir bize.

Yusuf Atılgan, 1989 yılında kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Yaşasaydı bundan fazla kitap yazmazdı muhtemelen. Az yazdı, güzel yazdı ve gitti. Kabrine selam olsun bu yazı, nur içinde yatsın üstad.

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Nazım Hikmet’in Ölüm Yıldönümü

Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.Com'e üye olun

Zaten üye misiniz ? Buraya tıklayarak Üye girişi sağlayabilirsiniz.

Gençlik Haber Sitesi | On5yirmi5.Com'e giriş yapın

Henüz üye değil misiniz ? Buraya tıklayarak Üye olabilirsiniz.

Haber gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 470